Yeni ve çok ilginç bir şöhret yöntemiyle karşı karşıyayız. Örneklerini verdiğimde az çok anlayacaksınız aslında neden bahsettiğimi.
Ajdar Anık… Banu Alkan… Bu isimleri duyduğunuzda hissettikleriniz nedir? Kendi adıma konuşmam gerekirse, ben şaşkınlıkla karışık bir ilgi hissediyorum bu kişileri gördüğüm ya da adlarını duyduğum zaman.
Ajdar Anık dendiğinde… Televizyon stüdyolarında adımlarını aksata aksata dans edişi gözümün önüne geliyor. Dökük saçları, gözlüğü, göbeğinden dolayı patlayacak gibi duran gömleği… Şarkıcı dediğimizde aklımızda canlananın güçlü bir antitezi gibi sanki. Ne gibi bir etki bırakıyor insanın üstünde? Bu konuda güzel bir örnek var aslında: Bilkent yurtlarından yayın yapan FTP sunucularından birinde, Ajdar’ın Nane’yi seslendirdiği bir video dosyasının ismi: “Bu gerçekse ben en büyük yalanım.”
Ajdar’ı izleyen insanların çoğunluğu, onu gördüklerinde ve şarkı söyleyişini, “besteleri”ni duyduklarında az çok böyle hissetmişlerdir. Ama bu, gerçekte düşünülenin bir anlamda tersine çevrilmiş, daha ebedi bir şeklidir tabii. İnsanın Ajdar’ı gördüğünde tepkisi: “Bu gerçek olamaz!” diye özetlenebilir kısaca. Nane’yi ya da Alırım Senden Tüm Yetkimi’yi yüz yüze kendisinden dinlesek, Deniz Seki’nin yarışma jürisinde verdiği tepkiden farklı olmaz belki de tepkimiz.
Ajdar’ın kayıtsız şartsız reddi, onun izlenmesini neden engellemiyor peki? Gerçek olamayacak kadar kötü şarkılarını niye dilimize doluyoruz? Onunla ilgili neyi tekrar tekrar hissetmekten hoşlanıyoruz?
Ajdar’ın reddi, Ajdar olmayanın kabulüdür bir anlamda. Eğer Ajdar dediğimiz imaj, yani televizyon kameraları ve ekranlar aracılığıyla bize ulaşanlardan derlediğimiz o varlık gerçek bir “şarkıcı” olamazsa, bunun tek sebebi, ona benzemeyenleri “şarkıcı” diye tanımlamaya olan ihtiyacımızdır. Yani “şarkıcı gibi davranan ama şarkıcı olmayan” Ajdar, aklımızdaki şarkıcının sınırlarını dışarıdan belirleyerek, ilginç bir şekilde, hiç benzemediği bir ideali sembolize etmektedir.
Benzer bir şekilde Banu Alkan, nam-ı diğer Afrodit’imiz, güzel kadının bir olumsuzlaması durumundadır. Nasıl ki Ajdar kendini kesintisiz olarak bir “pop star” olarak nitelendiriyor ve bu şekilde de bir pop stardan ne kadar uzak olduğunu vurguluyorsa, Banu Alkan da 90-60-90 olduğunu iddia ettiği ve kendisini Afrodit olarak adlandırdığı her an, güzel kadın imajının sınırlarını dışarıdan belirlemektedir. Banu Alkan ideal güzellik imajından ne kadar uzaksa, güzel olduğunu kabul ettiklerimiz o kadar “gerçek” güzeller olarak kabul edilebileceklerdir.
Ajdar ne kadar şarkıcıysa, Banu Alkan o kadar güzeldir. Televizyondan hakkında bilgi ve fikir edindiğimiz her bir ismin altını, iki allık tonu farkla ya da kameranın çekim açısından doğan nüanslarla doldurduğumuz gerçeğini göz ardı edebilmemiz için, açık yüreklilikle reddedebileceğimiz sembollere yaşamsal bir ihtiyaç duyuyoruz. Ajdar’ı izledikçe, bir şarkıcının ne olmadığını tekrar tekrar, adeta bir mantra gibi içimize çekiyoruz. Böylece aklımızda daha önceden oluşmuş, birer şarkıcı olarak varlığına inandığımız isimlerin gerçekliğine dair çok daha sağlam kanıtlarımız oluyor. Ve tanımlamalarımız bir dayanağa kavuşuyor: Tarkan gerçek bir pop star mıdır? “En azından Ajdar kadar uzak değildir pop star olmaya!” Herhangi bir manken gerçek bir güzel midir? “En azından Banu Alkan’dan daha güzeldir.” Kesin doğru olamayacak tanımlarımıza güvenle inanabiliyoruz böylece.
Bir şekli anlamak için tek yöntem o şeklin içini boyamak değildir, şeklin içi boşsa eğer sınırların dışını boyamak da bir tanımlama şeklidir. Özellikle de şeklin iç yüzüne ulaşmak imkansızsa.