[Bu yazı "The Island" ve "Godsend" filmleriyle ilgili spoiler içerebilir. Rahatsız olacaksanız, okumamanız daha iyi olur]İçimizden herhangi biri, bir ürünle bir insan arasında belirli açılardan karşılaştırma yapmayacaktır (ne başlangıç cümlesi ama!). Hepimiz biliriz ki, ürünler insanlar tarafından belirli amaçlara hizmet etmek üzere üretilmiş araçlardır. İnsanlar ise, Tanrı (ya da Doğa, veya hangi güce inanıyorsanız o) tarafından “üretilir”, ve hangi amaca hizmet ettiği çoğu zaman bir sırdır.
Ürünlere ve insanlara ne kadar farklı açılardan yaklaştığımızı daha iyi anlamak için, bir an arkadaşlarınızla bir yerlerde oturduğunuzu, ve feci halde sinirli olduğunuzu hayal edin. Rahatlamak için öfkenizi bir şeylere yönlendirmek zorundasınız. İlla bir şeylere zarar verecekseniz, yanınızda oturan arkadaşınızı mı seçerdiniz, yoksa masadaki bardağı mı? Eğer sırf stres atmak için adam dövmeyecek normal bir insansanız, öfkenizi bardağa yönlendirir, onu kurcalar, içindeki kaşıkla orasına burasına vurur, hatta belki bardağı alıp masaya çarpar veya duvara atarsınız. Ama çok geçerli bir sebebiniz yoksa öfkenizi bir insana yönlendirmezsiniz. En azından fiziksel olarak.
Peki ya, bardak üretir gibi insan üretirsek? O zaman ona sebepsiz zarar verme hakkına sahip olur muyuz? Böyle bir insan tıpkı bir bardak gibi nesne kabul edilebilir mi? Klonlanmış bir köleye sahip olmak, bir insanı köle yapmaktan daha mı normaldir? İkisi arasında ahlakî bir fark var mıdır?
Bu gibi soruları iki yüz yıl önce cevaplamak pek de zor olmazdı. Kadınların, işçilerin, ve diğer ırktan insanların hiçbir hakka sahip olmadığı toplumlarda, insan klonlansaydı bile hakları konusunda pek fazla kafa yorulmazdı herhalde. Ama bugünlerde işler o kadar da basit değil. Artık insan DNA’sına sahip olan herkes belirli haklara sahip kabul ediliyor –Ajdar Anık bile özgür bir vatandaş olarak şarkı söyleyebiliyor.
Ama bu yaklaşıma, benim şahsen pek hoşlanmayacağım bir itiraz da gelebilir: Eğer şimdiye kadar ürünleri istediğimiz gibi kullandıysak, yaşayan bir ürüne niye farklı davranalım? Şeytanın avukatını oynayacak değilim,
ama çoğunluk şimdiden bu tip alternatif bakış açılarını ciddiye alıp tartışma yürütmek yerine sanki ortada hiç sorun yokmuş gibi davranmaya başlamış durumda, ve her geçen gün bunlara cevap üretme şansımızı biraz daha kaybediyoruz gibi görünüyor. Oysa, hoşumuza gitsin ya da gitmesin, bu tip itirazlara ikna edici cevaplar geliştirmek zorundayız.Tam da bu sorunlarla bağlantılı iki film bu aralar vizyonda: Ewan McGregor ve Scarlett Johansson’un başrolde oynadığı “The Island” ve Robert de Niro’yu ‘çılgın bilim adamı’ olarak beyaz perdeye taşıyan “Godsend”. Bana sorarsanız, birincisi başarılı bir bilim-kurgu aksiyon filmiyken, ikincisi genetik biliminin yarattığı soru işaretlerini seyirciyi korkutmak için umutsuzca kullanmaya çalışan bir yapım.
Eleştirileri bu işten anlayanlara bırakıp bu iki filmin klonlamayla ilgili neler anlattığına bakacak olursak, her birinin probleme iki farklı ve önemli noktadan yaklaştığını görüyoruz: “The Island” bir klon olmanın ne kadar trajik olabileceğini gözler önüne sererken, “Godsend” böyle bir teknoloji bir kez ortaya çıktıktan sonra kayıt dışı kullanımını engellemenin imkansızlığını deşifre ediyor. Klonlama teknolojisi hayvanlar üzerinde bu kadar başarılı şekilde uygulanırken, yarın-öbür gün bir kurumun çıkıp da insan klonlaması gerçekten de çok şaşırtıcı olmasa gerek. Geçmişteki bilimsel gelişmelerden biliyoruz ki, bu tip teknolojileri etkili şekilde yasaklamak mümkün değil. Bu tür bir yasağı dünya çapında gerçekleştirecek bir otorite de yok. Kim bilir, şu anda çoktan insan klonlanmış bile olabilir. Hayal gücümüzü kısıtlamazsak, tüm bu problemlerin su yüzüne çıkması sadece zaman meselesi olduğunu görmek zor değil.
Öyle ya da böyle, bir kaç on yıl içinde çevremizde veya haberlerde Homo sapiens fabrikaları görmemiz mümkün. Şimdiden klasik ahlak anlayışlarımızı sorgulamak ve doğabilecek sorunlarla ilgili fikir yürütmek belki de bu gelişmelerle ilgili elimizden gelebilecek en iyi şey. Aksi halde, yeterince hazırlanamadan gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalabiliriz.
O gün oturup insanlık ve ahlak hakkında soğukkanlı sorular şimdikinden çok daha zor olacaktır.
___________________
Bu yazı, bazı değişiklikler dışında, Bilkent News'taki Life etc. adlı köşemde 27 Eylül 2005 günü yayımlanan "Scarlett Johansson on a Production Line?" başlıklı yazının çevirisidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder