21 Mart 2005 Pazartesi

benliğin habercileri

Bir şeyin varlığından nasıl emin olabilirsiniz? Başkası aracılığıyla varlığını öğrendiğiniz bir nesnenin varlığından kesinlikle emin olabilir misiniz? Duyularınızın size ilettiği bilgilerin doğruluğundan emin olmakla başkalarından duyduklarınıza güvenmek arasında ne kadar fark var? Gözlerinizin kırmızı ve yeşil diyerek birbirinden ayırdığı kavramların birbirinden gerçekten farklı olduğuna dair elinizde bir delil var mı?

Bir şeyin varlığından nasıl emin olabilirsiniz?

Bir benlik ancak kendi aklıyla yaptığı ve şaşırmadığına inandığı önermelere güvenebilir. Bunun için de elinde doğruluğundan emin olduğu veriler olması gerekir. Hiçbir benlik güvenemeyeceği verilere dayanarak güveneceği sonuçlara ulaşamaz. Dolayısıyla bir şeyin varlığından emin olmak için o nesnenin var olduğu sonucuna bizi götüren verilerin güvenilir olması esastır.

Başkası aracılığıyla varlığını öğrendiğiniz bir nesnenin varlığından kesinlikle emin olabilir misiniz?

Bir başkasının size var olduğunu söylediği bir nesnenin var olduğuna inanmak için elinizde çok da fazla sebep yoktur. Size bu nesneyle ilgili bildirimi yapan kişi yanılmış olabilir. Bu sonuca ulaşmasına sebep olan veriler elinizde yokken, dolayısıyla da sebep-sonuç ilişkisini izleyemiyorken bir insanın size verdiği bilgiye güvenmeniz oldukça zordur. Bir insanın size verdiği habere doğrudan inanmanız için o insanın size her zaman doğruyu söylediğini bilmeniz de yetmez, çünkü bu insan bu haberi sizin güvenmeyeceğiniz birinden duymuş olabilir. Dolayısıyla aslen bir insanın başkasından duyduğu habere yüzde yüz güvenmesinin tek şartı, o haberin konusunu kendisinin görmüş olmasıdır.

Duyularınızın size ilettiği bilgilerin doğruluğundan emin olmakla başkalarından duyduklarınıza güvenmek arasında ne kadar fark var?

"Duyu" adını verdiğimiz görme, koklama, tatma, dokunma, duyma yeteneklerimiz, ilginç bir şekilde benliğin habercileri olarak çalışırlar. Benlik her ne kadar onları kendisinin bir parçası olarak görüyormuş gibi görünse de, onların yokluğunda kendini asla eksilmiş saymaz. Duyma yetisi olan bir insan bu yetisini kaybettiğinde kendinden bir parçayı kaybetmiş gibi değil, kendine ait olan bir şeyi kaybetmiş gibi davranır.

(Bu kısım önemli çünkü arada çok ince bir fark var. Bir varlık, sahip olduğu şeyler değildir. Sahip olan ile olunan bir ilişkinin iki ayrı tarafıdır. Dolayısıyla, benliğin duyma yetisine sahip olması ve bunu sonradan kaybetmesi, benliğe ait olan bir eşyanın kaybıdır, benliğin bir parçasının kaybı değil.)

Dolayısıyla ben, "siz" derken kullandığım kelimenin muhatabı sizin "ben" diyen parçanızdır, o parçanın yönetimi (ya da işgali) altında olan herhangi bir araç değil. Bu parçayı okuyan gözleriniz bu sözleri sahibine ileten habercilerden başka bir şey değildirler.

Peki bu neyi değiştirir? Bu çok şeyi değiştirir. Başkalarından haber almakla, "kendi gözlerinizle görmek", bu durumda birbirinden çok da farklı durumlar değildirler. Nasıl ki çevrenizdeki insanlar habercilik yapabiliyorlarsa gözleriniz ve kulaklarınız da sadece habercilik yapmaktadırlar. Tek farkı, gözleriniz ve kulaklarınızın bu görevi sürekli yapmasıdır. Ama sürekli aynı görevi yapmaları yanılmaz olduklarını göstermez. (Bu konuda şüphesi olan herkes, ilüzyon numaralarını, göz yanılmalarını, ya da yanlış anladıkları şarkı sözlerini hatırlayabilir.)

Gözlerinizin kırmızı ve yeşil diyerek birbirinden ayırdığı kavramların birbirinden gerçekten farklı olduğuna dair elinizde bir delil var mı?

Bu durumda, varlıkları tamamen duyularımıza dayanan kavramların gerçek olduklarına dair elimizde nasıl bir kanıt olabilir? Böyle bir kanıt olamaz, çünkü böyle bir kanıt, işin doğası gereği yine duyularınızdan kaynaklanacaktır. Benliğin, dışarıya ait, duyularından başka bir habercisi olmadığından, böyle bir kanıt varsa dahi yine duyularınız aracılığıyla algılanacak, dolayısıyla güvenilmez olacaktır. Bu bağlamda, duyularla algılanan hiçbir nesnenin varlığı kesin değildir. Kesin olan tek şey, bu nesneleri isimlendirerek yarattığımız etiketlerin (yani kavramların), ve bu kavramların üzerimizde bıraktığı etkinin (buna imaj diyorum) varlığıdır: Çünkü hem bu kavramlar, hem de imajlar benliğimizin içinde yer alan, ona ait eşyalardır. Varlıklarına sebep olan şeyler dışarıda gerçekten olsalar da, bu şeyleri duyular yaratıyor olsa da, sonuçta benlikte yerini alan kavramlar ve imajlar benlik içinde gerçekliğe sahiptirler. Zaten sözde "içinde yaşadığımız" dünya da aslında bu kavramlar ve imajların bir araya gelip oluşturdukları bir bütündür. Dışarıda ne olursa olsun bir olay benliğimizde bıraktığı imaj olmadan (üzücü, sevindirici, heyecanlı, vs) bizim için anlamsızdır ve tanımlanamaz. Aynı şekilde bir kavram (kalem, ders, bulut, vs) benliğimizle olan ilişkisini yani imajını çözmediğimiz sürece (yazı yazarken kullandığım şey, her sabah gittiğim yer, gökyüzünde gördüğüm varlık, vs) bizim için asla var olmaz.

diana spencer da kim?

Jean Baudrillard, 28 Nisan 2004'te İzmir'de yaptığı konuşmanın bir kısmında Lady Di'nin ölümünden bahsederken şöyle diyor:

Diana'nın "gösteri toplumu"nun kurbanı, bizimse bu ölümün pasif röntgencileri olduğumuz söylenmektedir. Oysa bu olay sanıldığından çok daha karmaşık bir dramatik yapıya sahiptir. Diana bile (teşhirciliğe özgü terimlerle) bu kolektif çaba ürünü senaryonun suç ortağıdır. Medyanın da çanak tutmasıyla, bu olayda, kitleler kamusal yaşamla Lady Di'nin özel yaşamının gerçek bir realty-show'a dönüşmesinde doğrudan bir rol oynamışlardır. Burada paparazziler, bu ölümcül karşılıklı-etkileşim sürecini medyaya birlikte yönlendirirken, sergilediğimiz arzunun yoğunluğunu iletişim araçları için bir tür uyarıcı görevi yapmıştır -biz aynı zamanda hem izleyici kitlesi hem de iletim aracı, hem iletim hem de elektrik ağının ta kendisiyiz.

Baudrillard burada önemli bir noktayı gözden kaçırıyor gibi görünüyor: Lady Diana, Prenses Diana ya da Lady Di olarak tanınan imaj, gerçekte yaşayan Diana Spencer adlı kişiden tamamen ayrıdır. Lady Di'yi çok az da olsa takip etmiş, en azından kim olduğunu bilen kaç kişi soyadının Spencer olduğu bilgisine sahiptir ki? Bilmezler, çünkü onları ilgilendiren Diana Spencer değildir. Onları ilgilendiren, Diana Spencer adlı gerçek varlığın üzerine geçirilmiş görüntüler ve simülasyonlar aracılığıyla yaratılmış Lady Di isimli yaratıktır. Bu yaratık İngiltere'nin iyilik meleğidir. İnanılmaz derecede saf ve yardımseverdir. Tüm bu özellikler, Diana Spencer'ın değil, ana haber bülteni dünyasının bir karakteri olan Lady Di'nin özellikleri. Diana Spencer bunlara ister sahip olsun ister olmasın (ki muhtelemen de bu kadar fazlasına sahip değil), kameralar, fotoğraf makineleri ve haber bültenleri aracılığıyla yaratılan Lady Di isimli kurmaca varlık/karakter tüm bu özelliklere sahip. Tıpkı kendisi gibi televizyon kameraları aracılığıyla yeniden tanımlanan yoksullara yardım ediyor. Kendisi gibi gazete fotoğraflarından ibaret kitlelere sevgi dolu bakışlar atıyor. Hâlâ. Çünkü o görüntüler medyanın sonsuz döngüsü içinde silinemez yerlerini almış durumdalar.

Lady Di'nin Diana Spencer ile aynı arabada öldüğünü sanan bir insan tam bir yanılgı içindedir: çünkü Diana Spencer o arabanın içinde ölürken, Lady Di bizim televizyon ekranlarımızda veya gazete sayfalarında ölmüştür (daha doğrusu aşama aşama sonsuza kadar öldürülmeye devam edilecektir). O dehşetle karışık heyecanlı merak hissiyle ölüm haberini her izleyişimizde bu yönde bir adım daha atılmıştır/atılacaktır.

Taşındık: Ekran Memuru