31 Aralık 2007 Pazartesi

imajın idamı

Siyasî liderlerle ilgili reddedilemeyecek bir şey var: ülkeyi yöneten, liderin imajıdır. Saddam Hüseyin'i kimsenin göremeyeceği bir yerde idam ederseniz, hiçbir şey idam etmiş olmazsınız. Dolayısıyla bir siyasî lideri idam eden otoriteyi, idam görüntülerini yayınladı diye protesto etmek kadar saçma bir şey olamaz (idamın haklılığını protesto etmediğiniz sürece tabii).

Ancak bir lideri insanların gözü önünde idam ederseniz, imajını idam etmeye kalkmış olursunuz ki, bunun doğuracağı sonuçlar oldukça karışıktır. İmajın fiziksel referans noktasını halkın gözü önünde idam etmek demek, o imajın halkın malı olması, ve herkesin istediği gibi o imajı geliştirebilmesi demektir. İmajın üzerinde kurabileceğiniz tüm kontrolü kaybedersiniz. İmaj buharlaşır ve havaya karışır, sonsuz medya döngüsünde yerini alır.

O hâlde, hapis cezası, sadece mahkûm için değil, otorite için de kesinlikle idama tercih edilir bir cezadır. Ama herhalde daha da iyisi (ve daha da ütopik olanı), gerçek göndereni idam edip, imajın referans noktası olabilecek, söz dinleyecek birini gerçek olanın yerine geçirmek olurdu.

23 Kasım 2007 Cuma

sanal kişiliğin ilk adımları: facebook

Kişiler arası iletişim, eninde sonunda, tamamen İnternet üzerinden sağlanmaya başlanacak. Graham Bell'in yaptığı ilk telefon konuşmasıyla (hatta daha da önce) başlayan bu süreç şimdiye kadar e-mail, ICQ, MSN, Yonja, EkşiSözlük, MySpace gibi farklı yöntemlerle gelişti, ve hâlen gelişmeye devam ediyor. Bunu tıpkı, yerleşik hayata ilk geçildiğinde, şehir hayatının bileşenlerinin adım adım olgunlaşmalarına benzetebilirsiniz. O dönem için "dejenerasyon", "gelenekten kopuş" gibi karşılanan yenilikler, sonradan insan hayatının ayrılmaz birer parçası haline gelmiştir, ve şu anda hemen hiçkimse tarafından sorgulanmamaktadır.

Facebook, kendisinden önceki sanal iletişim araçlarının çeşitli hatalarını düzeltiyor, bazı farklı işlevleri bir araya getiriyor, ve bazı yenilikler de barındırıyor. Bu şekilde, eninde sonunda varacağımız yer olan "sanal kişilik" oluşumu yönünde ciddi bir adım atıyor. Artık Facebook sayfası olan bir insan, hem görsel özellikleriyle, hem mesajlaşmalarıyla, hem de üye olduğu gruplar aracılığıyla ortaya koyduğu sosyo-politik duruşuyla ilkel de olsa bir "sanal kişilik" örneği oluşturmuş oluyor. İlkel diyorum, çünkü 20-30 yıl sonra göreceğimiz çok daha ileri "sanal kişilik" platformları yanında, Facebook'un ilkelliği kaçınılmaz. Ama, gerçek kişiliği yansıtma yeteneği bakımından, Facebook'taki "sanal kişilik" oldukça tatmin edici bir performans sergiliyor. Şimdilik.

Tüm bu iletişim ve temsil (gösterge) yöntemlerinin sonunda varacağı yer tabii ki şu anda bizim hayal gücümüzün çok ötesinde. O aşamaya oranla 2007'de yaşayan bizler barbar sayılırız; tıpkı bizim yüzlerce yıl öncesini barbar saydığımız gibi.

Ama 1980 yılına kadarki tüm iletişim araçlarını "gelişim", 1980'den sonrakileri ise "yozlaşma" diye karşılamak, hadi komik demeyelim de, eski kafalılık olsa gerek. Hele ki bu eski kafalılığı ülkemizde, dar bir dünyada yaşayan orta yaşlı bir grubun değil, iyi eğitim almış nispeten genç kesimin ortaya koyması oldukça dramatik. Eski nesillerden miras aldığımız değişim korkusunu ne kadar başarıyla içselleştirdiğimizin belki de en önemli göstergelerinden biri bu: yenilikleri anlamaya çalışmak yerine onları korku/alay kaynağı olarak dışlama alışkanlığımız. Siyah beyaz TV aşamasında teknoloji kullanımını dondurmuş olsak, bir çok insan hayli mutlu olacakmış gibi görünüyor.

Yoksa Facebook'a karşı çıkarak kişiliğini ortaya koymak, Facebook'ta profil oluşturmak gibi bir sosyalleşme yöntemi mi? Neden olmasın? İnternet'i en iyi kullanan, onu en yaratıcı biçimde kullanandır. Bu da, benim gözlemlediğim kadarıyla, Facebook'un en yaratıcı kullanım şekli. Bir çeşit "alternatif Facebook profili" diyebiliriz.

Öyle ya da böyle, facebook insanların sosyalleşmesine oldukça büyük katkı sağlıyor gibi görünüyor. Kullansalar da, karşı çıksalar da...

21 Kasım 2007 Çarşamba

internet'i yerel gazete sanan devlet

Hürriyet'in haberine göre, Cuma gününden itibaren Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, katalog suçlar diye adlandırılan sekiz suçun internet üzerinden işlenmesini engellemeye çalışacak. Aşağıda yer alan haritadaki rengimiz hayli değişecek.



Önce "engellenecek" suçlara bakalım:

1) Atatürk aleyhine işlenen suçlar,
2) İntihara yönlendirme,
3) Çocukların cinsel istismarı,
4) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma,
5) Sağlık için tehlikeli madde temini,
6) Müstehcenlik,
7) Fuhuş,
8) Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama

Hadi 2, 3, 4, 5 ve 8 numaraları tartışmayalım...

1. maddeyle, mesela Atatürk'le ilgili rahatsız edici bir video varsa (ki mutlaka vardır), YouTube'a erişim engellenecek. İnternet'e ideolojik sansür kategorisinde Çin, İran ve Tayland gibi ülkelerle aynı sınıfta yer almak her Türk gencini gururlandırmalı herhalde. Hayırlı olsun.

Chat kanallarının, hatta MySpace ve Facebook gibi yerlerin, İnternet'in karakteri gereği kolaylıkla fuhuş için kullanıldığını bilmeyen kalmadı. Bunun kontrolü de site ve kanal yöneticilerinin kontrolünün tamamıyla dışında; yine İnternet'in karakteri gereği. Dolayısıyla eğer bu arkadaşlar 7. maddeyi dürüst bir şekilde uygulayacaklarsa bu site dahil hiçbir kişiler arası iletişim platformu açık kalmayacak. Ama uygulayabilecekler mi? Tabii ki hayır.

Yapılan her araştırmada ortaya çıktığı gibi İnternet içeriğinin, ve kullanım alanının önemli bir kısmını oluşturan müstehcenliği tutarlı bir şekilde engelleyecek cengâver Türk bürokratlarının ise şimdiden ellerinden öpüyorum.

1940 mantığıyla 2007'de devlet yönetmek zor olmalı. Bu ülke gittikçe daha komik bir hâl alıyor.

Ne diyeyim, kolay gelsin. Amman kravatlarınızı gevşetmeyin.

16 Kasım 2007 Cuma

eski insan ve yeni insan


"Aydınlanma" öncesi insanın çevresine bakışı sonsuz ihtimallerle doludur. Suyun şaraba veya başka bir şeye dönüşmesi onun için her zaman mümkündür. Bunun imkansızlığı kanıtlanana kadar, suya bu sonsuz ihtimallerin penceresinden bakar.

Yeni insanın durumu ise bunun tam tersidir: Ona bir şeyin imkansızlığını değil, mümkün olduğunu kanıtlamak zorundasınızdır. Siz varlığını kanıtlamadıkça o ihtimal onun dünyasında göz ardı edilmeye mahkûmdur.

Eski insan, bu sonsuz ihtimaller kümesinin yarattığı belirsizliği dengelemek için yüzyıllara yayılan geleneğe sırtını dayar. Böylece gerçekleşmeyeceğine dair bir güvence bulamadığı korkutucu ihtimallere karşı aklını korur.

Yeni insan ise bu güvensizlikten kurtulmuştur, çünkü bir ihtimalin korkutucu olması için önce varlığının kanıtlanması şarttır. Ama güvensizlikle beraber, o sonsuz "ihtimaller denizi"nin getirdiği hayal gücü de yok olmuştur.

28 Eylül 2007 Cuma

301(in)ci spartalı: türüt

Türk mizahında son dönemde ciddi gelişme var. Bir ara ipe sapa gelir tek mizah dergisi olarak LeMan kalmıştı. Sonra Penguen ekibi küçük çapta bi isyanla ayrıldı. Sonra Penguen de mitoz yöntemiyle Fermuar ve Uykusuz dergilerini dünyaya getirdi.

Ama iş bununla da bitmedi, ulusal gazeteler de işe el attı. İşte mesela bugünün (28 Eylül 2007) Halka ve Olaylara Tercüman gazetesi...

Manşet: "Türk'üm demek bile suç oldu."

Aslında sırf manşet olsa bu şekilde, mesela yanında Türüt'ün
(hani şu bir ara İbrahim Tatlıses'le pek bir sıkı fıkı gördüğümüz, son zamanlarda -Teoman'ın deyimiyle- "hobi derecesinde" milliyetçiliğe saran)
alabildiğine terli ve çatık kaşlı bir fotoğrafı olmasa, Avrupa ülkelerinden birinin Türk azınlığa yönelik ayrımcılığıyla ilgili olduğu sanılabilir haberin.

Oysa Türüt'ün iddiasına göre Türk'üm demenin suç olduğu yer Türkiye.

Yani, Türklüğü aşağılamanın TCK'nın 301. maddesiyle suç ilan edildiği, ve bu kanunların her fırsatta bin çeşit yorumlanarak kullanıldığı, fakat Anayasa'nın "Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz" diyen 6. maddesinin İstanbul'un gecekondu mahallelerinde emekli subaylar tarafından çalıntı el bombalarına kurban edildiği ülkemizde, Türk'üm demek suç.

İddia bu...

Hadi diyelim bunu kabul ettik.

En köklü ulusal gazetelerimizden birinin sloganı "Türkiye Türklerindir" iken...

Her ilköğretim okulumuz ve lisemizin her bir sınıfında Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ve bahçesinde Atatürk büstü bulunurken ve küçük bir grup marjinal hariç toplumumuzun hemen hemen tamamı bunları norm olarak kabul etmişken...

Gebze'den başlayıp Büyükçekmece'ye kadar çevre yolumuz dev ay yıldızlı bayraklarla süslenmişken...

Türk Tarih Kurumu'nun pek saygıdeğer, çok araştırmacı başkanı Halaçoğlu, Ermeni olmayı "maalesef"lik bir şey, Kürt olmayı ise tarihsel yanılgı sayarken, yani açıkça Türk Ceza Kanunu'nun "halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılamayı" suç sayan 216. maddesine aykırı davranabilirken...

Türkiye'de, Türk olmanın suç olarak algılandığını kabul edelim.

Peki çözümü neymiş Türüt'e göre? (adını söylemeye utanıyorum, adaşım çünkü)

"Ben gavura karşı önlemimi alırım ama aramızda yerli gavurlar var. Asıl korkulması gerekenler onlar," diyor. Güzel... Gavurdan ne kastettiğini de şu şekilde açık ediyor:

"Benim için iki tür insan vardır; birincisi vatansever, ikincisi vatan haini. Vatan satanlar haindir ve yaşaması doğru değildir."

Kısaca ya gavursunuz, ya vatansever... Gavursanız ya yurtdışındasınız ya "yerli hain". Yerli hainseniz, yaşamanız doğru değil.

Belki garip gelebilir ama size bir hatırlatmada bulunayım:

Hani bir zamanlar, Türüt'ün türküsünün sözlerini yazan Ozan Arif Almanya'daydı... Sürgüne gönderilmişti darbe sonrası...

Hani o zamanlar Neo-Naziler coşmuştu şöyle bir.

Solingen'de Amasyalı bir aileyi, sırf Türk oldukları için, "Alman vatanseveri" olmadıkları için, yani onlara göre "yerli hain" oldukları için ateşe vermişlerdi.

Ogün'leri Yasin'leri överken Hans'ları Jürgen'leri bir hatırlayalım derim ben...

Herkesin "hain"i kendine sonuçta, değil mi?

15 Eylül 2007 Cumartesi

bir gün bir gazete okudum, ve hiçbir şey değişmedi


15 eylül 2007 günü, hazır seçimler bitmiş, okul yeni yeni başlıyor. Bir adet Cumhuriyet gazetesi alıp, okumaya başlıyorum. Bir kez daha anlıyorum ki Cumhuriyet, belirli bir fikrin hiçbir kanıt konulmadan, "bana böyle geldi" tadında tekrar edilmesinden keyif almayan bir insanın ilk sayfasından ötesini acıklı bir gülümsemeyle okuyacağı bir gazete. İşte ikinci sayfasından beşinci sayfasına kadar birkaç örnek:

Mümtaz Soysal'ın Açı adlı köşesinde başlık "Anayasada Hokus Pokus". İlk üç maddenin değiştirilemezliğiyle ilgili dördüncü maddenin 135. maddeye taşınmasını haklı olarak eleştirmiş. Ama sonrasındaki mantık silsilesi maalesef hiç de ikna edici değil:

" 'Niçin acaba?' diye merak edip o temel maddelere bakıyorsunuz. Gerçekten, bazı değişiklikler var. 'Soyut ve sübjektif yorumlara elverişli' bulunan ibareler çıkarılmış, hatta insan haklarına 'saygılı devlet' yerine 'dayanan devlet' denerek vurgu güçlendirilip 'öz' saklı tutulmuş.
Önemli mi önemsiz mi? 'Ne var bunda?' diyebilirsiniz.
Bir bakıma, öz saklı tutulduğuna göre, önemsiz; ama kesin ve mutlak anlatımlı bir maddeye şeklen bile olsa dokunulduğuna göre, daha köklü başka değişikliklerin de yapılabileceğinin habercisi olduğu için önemli bir işaret sayılmaz mı bu?"

Soysal'a göre, başka önemli değişikliklerin yapılabileceğinin habercisi olduğu için, devletin "insan haklarına saygılı" değil "insan haklarına dayanan" olarak tanımlanması, iktidarın kötü niyetinin göstergesi.

Emekli Amiral Tanju Erdem ikinci sayfanın yarısına yakınına yayılan bir yazı yazmış. Başlık "Hedef Neden Atatürkçülük?" Erdem'e göre, yazı boyunca bahsettiği iktidar, "Atatürk'e ve ilkelerine" karşı oldukları gibi "yurtsever bilinçli halkımıza" da karşıymış. Yurtsever bilinçli halkımız derken, halkımızın tamamı mı söz konusu? eğer böyleyse %47 oy ne oluyor? Yoksa halkımız, "yurtsever bilinçli halk" ve "işbirlikçi halk" olarak ikiye mi ayrılıyor? Maalesef bu belli değil yazıda.

Emekli Amiral'in yazısı, ABD'nin herkes tarafından bilinen hedeflerini, ABD'nin tüm küresel planlarının odağına Türkiye'yi koyan farklı bir optik yaklaşımıyla sentezliyor. "Neden odakta İran, İsrail veya Suriye yok?" diye sorarsanız, yazıda bunun da cevabı yok. "Projenin odak noktasında Türkiye yer alıyor" o kadar.

Tanju Erdem'e bakılırsa, "Soğuk Harp döneminde de antiemperyalist, tam bağımsız Türkiye ülküsü komünizmle özdeşleştirilerek milliyetçi söylemle kurdurulan para-militer örgütler vasıtasıyla Atatürkçü yurtseverler katledilmiş". Oysa ABD'nin el altından desteğiyle harekete geçtiği çoğu kişi tarafından kabul edilen ülkücülerin karşısında yer alan "Atatürkçü yurtseverler" o zamanlar pek Atatürkçülükle övünmezlerdi. Evet ellerindeki bayrakların rengi kırmızıydı, ama üstünde ay yıldız yoktu. Çünkü "ülkücüler"in abd tarafından desteklenmesi gibi, "yurtsever"ler de SSCB tarafından destekleniyordu. Türkiye'deki anarşi ortamı, dünyadaki sayısız temsilî savaş örneğinden yalnızca biriydi. Erdem bunu ustaca görmezden geliyor.

Profesör Doktor Coşkun Özdemir'in yazdığı "AKP Yandaşları Aranıyor" başlıklı yazı ise, yukarıda incelediğim iki yazıdan bile daha çarpı(tı)cı. Öncelikle bir haber değil. ama köşe yazısı da değil. toplasak toplasak bir paragraflık bir "gözlem" belki. Ama gözlem bile sayılmaz aslında. Nedenini açıklamak için yazının sadece girişi ve biraz devamını verip gerisini size bırakıyorum:

"İstanbul'dan Anadolu'ya doğru uzandım. İzmir, Çeşme, Bodrum, Turgutreis. Çok ama çok sayıda insana rastladım. Ama bir tek AKP yandaşı göremedim. ... Birçoğu ilan edilen seçim sonuçlarına kuşkuyla bakıyor."

Gözlük CHP gözlüğü olunca, Anadolu da İzmir, Çeşme, Bodrum ve Turgutreis'ten ibaret oluyor demek ki. Profesör Özdemir'in Kahramanmaraş, Konya, Ankara, Erzurum ve Samsun'da dolaşmasını ve hiç AKP yandaşı görmeden dönmesini bekliyoruz heyecanla.

Aynı sayfada yazan İlhan Selçuk'a göre askere karşı çıkmak mantıksız, çünkü "demokrasi tarihine bakılınca 'aydınlanma-laiklik-özgürlük' üzerine gelişmede, kimi zaman değişik sosyal güçlerin beklenmedik olumlu işlevler üstlendiği görülür"müş. Mesela Deli Petro, mesela Germen İmparatoru İkinci Joseph... Dolayısıyla "askerin ille de anti-demokratik olması gerekmiyor"muş. "Bilimsel açıdan olaylara yaklaşım önyargısız, nesnel, yöntemsel olmalıdır" diyen İlhan Selçuk'a göre, askerin politikaya müdahalesine karşı çıkmak önyargılı ve öznelken, "sandıktan çıkmasına karşın ülkemizdeki iktidarın niteliği ve içeriği gericidir" demek "önyargısız, nesnel ve yöntemsel" bir yaklaşım oluyor.

UNESCO protokolünde bağdaş kurduğu için iktidar tarafından açığa alınan Konya Kültür ve Turizm Müdürünün haberini her ne hikmetse 3. sayfada üç cümle ile veriyor cumhuriyet gazetesi. Yine her nedense bu açığa alma ile iktidarın gericiliği arasında bir paralellik kurmaya çalışılmıyor. Çünkü mümkün değil.

5. sayfada Sabih Kanadoğlu'nun ağzından verilen "çizgi aşılırsa..." tehdidi, tüm bunlara tüy dikiyor. çizgi neymiş diye bakıyoruz:

"Bu anayasa Türk evlatlarına emanet edilmiştir. Bu emaneti savunmak her Türk vatandaşının ve Anayasanın ortaya çıkardığı kurumların görevidir. Bu görev nasıl ifa edilir, o bilinen bir olay."
Şahsen okurken ben gülümsedim. nasıl gülümsemeyeyim? 82 Anayasası türk evlatlarına emanet edilmiş. Hayır, duyan da 82 Anayasası bize Atatürk tarafından emanet edildi sanacak. Emanet eden kim? Kenan Evren ve yandaşları değil mi? Ben mi yanlış hatırlıyorum? 12 Eylül'ün emanetleri ne zamandır dokunulmaz emanet sayılır oldu?

* * *

12 Eylül'ün emanetlerini korumayı görev kabul eden bu gazetenin tek bir sayısını, fikirlerini nelere dayanarak ortaya koyduğunu görmek için şöyle bir inceledim. görüldüğü gibi Mümtaz Soysal, haklı itirazını, 82 Anayasası'ndaki olumlu bir değişikliği bile tehdit kabul ederek yaralıyor. Tanju Erdem 70'lerdeki kutuplaşmaları, ancak 70'lerin tek taraflı bakış açısıyla yorumlayabiliyor. Coşkun Özdemir, İzmir, Çeşme ve Turgutreis'te dolaşıp "Anadolu'da AKP'yi destekleyen yok, demek ki seçimde hile yapıldı!" diyor. İlhan Selçuk, ordunun politikaya müdahalesinin ilericilik olduğunu, Deli Petro örneğine dayanarak savunuyor. Türkiye'yi rezil eden bir bürokratın açığa alınma haberi, sırf iktidarı övmüş olmamak için gizli saklı veriliyor. Ve son olarak da Sabih Kanadoğlu'nun ağzından 82 Anayasası'nı savunmanın tüm Türk evlatlarının görevi olduğu ilan ediliyor, "aksi halde meşru müdafa gelebilir!" deniliyor.

Ve bu gazete bu ülkenin aydınlık insanlarının gazetesiyiz diye geçiniyor.

Ülkenin aydınlığı bile bu haldeyse...

23 Temmuz 2007 Pazartesi

akp'nin tarihe geçmesi üzerine

Hemen hemen bütün siyasi akımlar tarafından “Türkiye’nin kaderini belirleyeceği” iddia edilen 22 Temmuz 2007 seçimleri, AKP’nin zaferi, CHP’nin yaşadığı hezimet ve MHP ile DTP’nin bir arada mecliste yer almasına sebep olan oy dağılımı ile tarihe geçti. Hem siyaset biliminde yüksek lisansa yeni adım atmış biri, hem de parti beğenemediği için oy kullanmamış bir seçmen olarak, bu seçim benim için tam tarafsız bir deney ortamı sağladı.

Seçimler açıklanırken oturduğum masada bir CHP’li, iki MHP’li ve bir AKP’li vardı ama tabii söz konusu AKP’li, diğerleri kadar açıktan söyleyemiyordu desteklediği partiyi. Hani magazin programlarını da aslında “kimse izlemez ama zap yaparken şöyle bir bakar” ya, sanırım halk arasında AKP’ye oy vermek de öyle bir şey. Pek çok köşe yazarını “ben %47’lik bir hava göremiyorum” yanılgısına iten de bu utangaçlık oldu zaten. CHP’yi ya da MHP’yi desteklediği bilinen biri gelip de görüşünü sorduğunda “tabii hocam memleketi sattırmamak lazım” diyen pek çok köylü ve kentli, kimsenin ona ulaşamayacağını bildiği oy kabininde AKP’nin altına mühür bastı. CHP ve MHP’nin, kısacası Devletçi/Milliyetçi akımın kaybettiği nokta da bu zaten: uçları açık bir tartışma sürdürmek, bu kesimin öncelikleri arasında pek de ön sıralarda değil. Tabularını biraz sarstığınızda hiçbir tartışma ortamına saygı gösteremiyorlar. Dolayısıyla kimse de onlara derdini anlatmaya çalışmıyor, sadece duymak istediklerini söylüyor.

Referandum gibi seçim
Kimileri, bu seçimin, muhtırayı veren taraf ve muhtıranın “mağduru” AKP arasındaki bir referandum havasında geçeceğini öne sürmüştü. Aslında çok da yanlış bir iddia sayılmazdı, çünkü 27 Nisan muhtırası ardından AKP’ye oy vermek demek, muhtırayı dikkate almadığını göstermek demekti. Dolayısıyla %47 oranında oy, Hasan Cemal’in ve Bülent Arınç’ın deyimleriyle “milletin muhtırası” sayılabilir, çünkü AKP’ye oy vermiş bir insanın muhtıraya destek verdiğini düşünmek hayli garip olur.

"Genel Başkanımız'la henüz görüşemedik"
CHP “kurmayları”nın (bu deyimi çok dikkatli ve kasıtlı kullanıyorum) artık ciddi ciddi şapkayı (ve belki apoletleri de) önlerine koyup düşünmeleri gerekir. Televizyon yorumcularından biri “Avrupa’da sosyal demokrat solun bu derece düşük oy alması mümkün değildir,” dedi mesela. Bu yorumcu CHP’yi inatla “sol” kabul ediyordu. CHP’lilerin kendilerine soracakları sorulardan biri bu olmalı: CHP sosyal demokrat sol mu gerçekten? Mitinglerdeki havanın nereye uçtuğunu sorabilirler kendilerine. Kasım 2002’den beri meclisteki tek muhalefet partisi CHP olduğuna göre, CHP’nin muhalefetinde AKP’nin oylarını arttırması başlı başına bir istifa sebebi değil mi Baykal için? Seçim sonuçlarıyla ilgili ilk değerlendirmeyi yapmak için parti önünde basın toplantısı yapan Genel Sekreter Önder Sav, henüz Genel Başkan’la görüşmediğini belirtiyordu ve bu açıklama yapıldığında saat 11’i geçiyordu. AKP yönetimi Genel Merkez’in önünde cümbür cemaat bir “miting” yapmış, MHP bir basın açıklamasıyla noktayı koymuş, DP Genel Başkanı Mehmet Ağar saatler önce istifa etmişti. Ama CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile CHP Genel Sekreteri Önder Sav hala birbirleriyle görüşmemişlerdi. (Üstelik Önder Sav’ın fiziksel durumu ve yaşı da CHP’nin içinde bulunduğu durumu çok güzel özetliyordu.)

MHP'ye yarayan Deniz Baykal ve PKK
MHP seçimden başarılı çıkan üç partiden ikincisi oldu. CHP’nin incelemesi gereken başarılardan biri AKP’ninki ise, bir diğeri de MHP’ninkidir. Çünkü CHP kitlesi içinde önemli bir kesimin, sırf parti yönetiminin başarısızlığı sebebiyle MHP’ye oy verdiğini düşünüyorum. Bu tahminde bulunmamın tek sebebi çevremde rastladığım örnekler değil. AKP’ye tepki duyan, ama CHP kökenli olmalarına rağmen Deniz Baykal’dan rahatsız olan kesimin oy verebileceği tek parti olduğu için MHP bu potansiyelden yararlanmış olmalı. Zira sonuçlardan biliyoruz ki bu kesim DP’ye veya GP’ye ilgi göstermedi.

MHP’nin başarı kazanmasının sebeplerinden bir diğeri de artan terör olaylarıydı tabii ki. PKK teröründen rahatsızlık duyan ve bu rahatsızlıktan iktidarı sorumlu gören sağcı seçmen, büyük ihtimalle birleşmedeki beceriksizlik sebebiyle Mehmet Ağar’a değil, milliyetçiliği temel direk olarak ön plana çıkaran MHP’ye yöneldi. Neden CHP’ye değil? Çünkü CHP’nin geçmişi Kürt milliyetçiliğiyle mücadeleye yer vermiyor. Hatta 1994 yılında yaşanan meclis gerginliğinde Leyla Zana ve arkadaşlarına yol veren parti SHP idi ve SHP olaydan kısa süre sonra Deniz Baykal’ın liderliği altında CHP ile birleşti. Dolayısıyla Deniz Baykal’ın DTP’ye karşı inandırıcı olamadığı, Mehmet Ağar’ın partisini toparlayamadığı bir ortamda terör karşıtı oylar MHP’de toplandı.

AKP ne yaptı (ya da "muhalefet ne yapamadı")?
Şu andan sonra söyleyeceklerim, AKP’yi övdüğüm hissi verebilir. Öyle bir derdim yok, istemem de zaten. Ama ortada, uzun süre iktidarı elinde tuttuktan sonra yıpranması beklerken seçim zaferi kazanmış bir parti varsa, başarının sebeplerini incelerken Sezar’ın hakkını Sezar’a vermemek için başka bir partinin fanatiği olmak gerekir. Ayrıca %47’lik sonucu tamamen dağıtılan hediyelere ve seçim yaklaştığında yapılan “göstermelik” icraatlara bağlamak da, halkın yarısına yakınını aptal yerine koymaktır.

Tabii ki 22 Temmuz seçimlerinin tartışmasız galibi AKP. AKP’nin aldığı yaklaşık %47’lik oy oranı, bu tip bir seçim sistemi için dünyanın her yerinde zafer sayılır. Üstelik 4 buçuk yıllık bir iktidardan sonra sağlanan %11’lik oy artışı da bu zaferi katmerliyor. Kalkıp da AKP’nin yaptığı işlere övgüler düzecek değilim. Düzgün ve hatalı pek çok davranışları oldu. Önemli olan, AKP’nin iyi veya kötü olması değil. Önemli olan, AKP’yi bu zafere taşıyan etkenlerin ne olduğu. Deniz Baykal’ın kendisine sorması gereken soru da “nasıl oldu da halkı kandırdılar” değil. “Neler oldu da AKP bu başarıyı sağladı?” Bunu sorabilirse, Baykal “bile” AKP’ye karşı ihtiyacımız olan muhalefeti yapabilir. AKP’ye karşı seviyeli bir muhalefete ihtiyacımız var çünkü. Ve tehlike olan şey tek parti iktidarı değil, muhalefetin başarısız olduğu bir tek parti iktidarı. Çünkü, Emre Kongar’ın seçim gecesi yayımlanan Yorum Farkı’nda açıkladığı gibi, “iktidar her rejimde var, ama muhalefet sadece demokrasilerde var”.

İlk önce şunu soralım: AKP 2002 seçimlerinde nasıl birinci oldu? Bir kere “mağdur” rolünü çok iyi oynadı, ve halkımız arasında bu numara her zaman tutar. Biz, Talas Savaşı’nın sebebini bile bilmeden yenilen tarafa yardım etmedik mi? Dünya Kupası’nda çok zayıf bir takım çok güçlü bir takımla oynarken zayıf olanı tutmaz mıyız? Tayyip Erdoğan da bu rolünü güzel oynadı. Tıpkı 27 Nisan’dan sonra yaptığı gibi.

Ve AKP ortaya yenilik koydu. Her anlamda yenilikten bahsediyorum. Mesela tanıtım: Sokaklara asılan parti bayraklarına uzaktan baktınız mı bilmiyorum ama, diğerlerinden ayırt edilebilen tek bayrak AKP bayrağıydı. CHP, MHP, SP ve DP bayrakları birbirlerine karışıyordu. Ayırt edilebilmek için hiçbir şey yapmadılar. Bunun en önemli sebebi de, kemikleşmiş örgütlerle hareket etmeleriydi. Katılaşıp kalmış örgütlerle ortaya yeni bir şey koymak mümkün değildi. Koyamadılar da zaten. AKP’nin sürekli pozitif sözlerle yapılanları övdüğü ve yapılması gerekenleri ön plana çıkardığı kampanyası karşısında, sürekli felaket senaryolarıyla ve skandal iddialarıyla uğraşıp duran bir muhalefet söz konusuydu. Ve halk, bu tip eski tarz politikadan hazzetmediğini 2002 seçimlerinde ağır bir şekilde belli etmişti zaten. Bu açık işarete rağmen, partilerinin bünyesindeki uzmanlara ve akademisyenlere sürekli proje ürettiren CHP ve MHP, kampanyalarını “memleket elden gidiyor”dan ileri götüremediler. Projelerini parti programlarına hapsettiler, ve proje önerileri, “Cumhuriyet kazanacak!” (ya Cumhuriyet kazanamazsa?) ve “bölücüye tek cevap yeter” (ya cevap veremezsek?) gibi sloganlar arasında boğuldu.

Ayrı dünyaların partileri
AKP şu anda, diğer partilerden farklı bir frekansa politika yapıyor. Fuat Keyman’ın bir iki hafta önce Radikal İki’de tespit ettiği gibi, mevcut siyasi resimde merkez sağ var. Merkez sol yok. Merkez solun olması gereken yer bomboşken, bambaşka bir eksende eski tarz politika devam ettiriliyor. Ve bu politika AKP’nin sürekli ortaya proje koyan ve bu projelerle uğraşan vitriniyle rekabet edemiyor. Edemediği sürece de AKP kendisi de dahil herkesi şaşırtan bir destek görüyor. Ve ilginçtir ki, destek gördükçe merkeze çekiliyor.

Bu iddia çoğu kişiyi rahatsız edebilir ama, AKP, seçim kampanyaları boyunca projelere vakit ayıran tek parti görüntüsü çizdi. CHP’ye sorarsanız Cumhuriyet ve Halk kazanamadı. MHP’ye sorarsanız “bölücüye, işbirlikçiye ve Dünya’ya” (bu üçü nasıl aynı kümede toplanıyor bilmiyorum ama) cevap verilemedi. SP’ye sorarsanız Siyonizm kazandı. Ha SP demişken; Erbakan Hoca da torunlarını sevsin de hem kendi öğrencileri olan AKP yönetimini, hem de kendisinden nefret eden bizim gibi sıradan vatandaşı rahat bıraksın artık. Bir devrin kapanışını Erbakan ve Kutan’ın yok oluşu kadar iyi temsil eden bir işaret olabilir mi? Ve bu devir kapanmışken muhalefetin o devrin politikasından medet umması kadar büyük hata olabilir mi?

Deniz Baykal artık nereye yüzecekse yüzsün ama gerçek bir muhalefetin önünü açmak için yoldan çekilsin artık. Neyse ki önümüzde, seçim günü istifa eden Mehmet Ağar gibi pozitif bir örnek var. Bakalım Baykal, Ağar kadar “lider” olabilecek mi?

27 Haziran 2007 Çarşamba

babel: artık bizi ayıran sadece diller değil

Dikkat!
Bu yazının tamamı, Alejandro Gonzalez Inarritu'nun Babel filmini piç edebilecek ayrıntılı spoiler'larla doludur. Sonra uyarmadı demeyin.

Babel'i uzun zamandır izlemek istiyordum. Sinemada denk getiremedim, ben de mecburen (illegal VCD'lerden hazzetmediğimden (sebebi yasal değil, bu tip kopyaların bozuk/yanlış çıkma alışkanlığı)) dublajlı izlemek zorunda kaldım. Dizüstü bilgisayarın sınırlı ekranında, sınırlı ses kalitesiyle, dublajla, ve fan arızasından dolayı 9-10 defa bilgisayar kapansa da, hayli etkilendim diyebilirim. Tabii bu etkilenme, filmin ağır oryantalist tadını ortadan kaldırmadı.

Kısaca anlatmak gerekirse, beklenmedik karşılaşmalar ve tanışmalar üzerine kurulmuş bir film Babel. Ne tip karşılaşmalar/tanışmalar? sorusunu cevaplandıracak olursak, öncelikle (daha kolay anlatmak için) filmin takip ettiği üç ekseni birbirinden ayırmak gerekiyor:

1) ABD-Meksika Sınırı:
Standart bir Amerikan çiftinin iki çocuğu Debbie ve Mike, bakıcıları Lucia'nın oğlunun düğününe götürülmeleri sayesinde, sınırın hemen ötesindeki, geri kalmışlıkla karşılaşırlar. Çocukların yaşadığı bu şok, gözlerinin önünde kafası koparılan tavukla gayet güzel özetlenebilir aslında. "Beyaz Amerikalı" iki çocuğun yaşadığı bu görsel taciz yetmiyormuş gibi, Lucia, düğün sonrası 16 yıldır içinde yaşadığı ABD'ye sınırdan kaçak giriyor durumuna düşünce, yuva saydığı bu ülkenin xenophobia'sıyla da karşılaşmış olur. Bu tatsız karşılaşmayı çölün ölümcüllüğüyle sembolize edilmiş buluruz filmin son yarım saatinde. Karşılaşma, Lucia'nın kendi yabancılığını da yeniden anlamasını sağlar. Gözünde canlandırdığı, "neredeyse Amerikalı" kimliği ("Fakat burası benim evim, efendim!"), sınır macerasından sonra paramparça olur.

2) Fas:
Steril Amerikan çiftinin "Üçüncü Dünya" yaşamıyla karşılaşması, tam da Faslı ailenin küçük oğlunun ve kızının cinsellikleriyle tanışmalarına denk düşer. Küçük oğlanın kız kardeşini gizlice gözetlemesi ve Amerikalı turistlerle dolu otobüsü gözetlemesi arasında çok da fark yoktur aslında. Var olan en postmodern toplumlardan birine sahip olan Japonya'dan gelip Fas'ın ortasına düşen silahtaki teknik gelişmişlik ve silahı kullanan çocuğun içinde yaşadığı geri kalmışlık, tur otobüsünün camından girip Susan'ın omzuna saplanan kurşunda cisimleşmiş, bu kirli ülkeden tiksindiğini her fırsatta belli eden kadında ölümcül bir yara açmıştır. Susan'ı ölümün kıyısına taşıyan şey, tiksindiği yağlı yemekler değil, bu çelişki olacaktır.

Aslında bu çelişkinin en güzel ifadelerinden birini, imdb.com sitesinde bulabiliriz. Zira, 27 Temmuz 2007 tarihinde (yani filmin ilk yayımlanışından 1 yıl 1 ay sonra), Babel filminin sitedeki ayrıntılı oyuncu listesinde Amerikalı çiftin çocuklarını canlandıran Elle Fanning ve Nathan Gamble resimleri ve kendilerine ait ayrıntılı bilgilerle beraber sitede yer alırken, Faslı ailenin çocuklarını canlandıran Ortadoğu kökenli oyuncular hâlâ, filmdeki tüm diğer figüranlarla beraber resimsiz birer ayrıntı olarak yer almaktadırlar.

3) Japonya:
Filmin japonya'da geçen kısımlarına, konuşabilen insanların dilsizlerin dünyasıyla karşı karşıya gelmeleri damgasını vurur. Her ne kadar anlayışlıymış gibi davransalar da, konuşabilen insanlar, dilsizlerle aralarına görünmez ve aşılmaz bir duvar yerleştirmişlerdir. Bunun en basit ifadesini, Chieko'nun ilgi açlığında buluruz. Genç kız, ergenliğinin ortasında, nazikçe yok sayıldığının tamamıyla farkındadır, ve buna tepkisini de, kendisini cinsel açıdan yok sayan erkekleri (teşhir ya da şaşırtma yoluyla) şoka uğratarak göstermektedir.

Sonuç:
Filmin karamsar bakışı sonuçta, çözülmek bir yana, iyice düğümlenir. Tıpkı üçlemenin diğer iki filmi Amores Perros ve 21 Gram gibi, Babel'de de tüm bu karşılaşmalar hiçbir yere varmaz, hiçbir şeyi çözmez. Tüm diğer karakterleri temsilen Chieko filmin sonunda, evinin balkonunda çırılçıplak dururken muhatap olarak bulabildiği tek şey, postmodern şehrin camlardan örülmüş aşılmaz duvarları ve Chieko'nun kendini fiziksel olarak dışarı açmasını bir battaniyeyle (ve iyi niyetle) engellemeye çalışan babasıdır. Chieko, şehrin cam duvarlarına çarpar ve onlardan geçemez. Tıpkı Richard ve Susan'ın çarptıkları kamera/ekran duvarı, veya Lucia ve oğlu Santiago'nun çarptıkları bürokrasi duvarı gibi. Şeffaf sınırlardan geçebilen tek şey olan kurşun ise, sonuçta dönüp yine steril 1. Dünya'yı yaralamaktadır.

23 Haziran 2007 Cumartesi

bekaret yüzüğü, türban, ışın kılıcı, cem evi.

İngiltere'de lise öğrencisi bir kız, evlenene kadar bekaretini koruyacağını belirten ve İncil'den sözler içeren bir yüzük taktığı için ceza aldı.

Bu olayla bu soru bir kez daha karşımıza çıkıyor: Bir insanın kullandığı işaretlerin dini olduğunu ne kesinlikte anlayabilirsiniz?

"Katı/somut/elle tutulur" varlıkları denetleme görevi olan devletin, inançla ilgili karar aldığı her durumda bu tip sorular sorulmaya devam edecek.

Bekaret yüzüğü nereye kadar dini semboldür? Mesela kaşları almanın günah olduğunu düşünen bir kız, kaşlarını hiç almadan okula gitse, başkalarını dini yönden baskı altına mı almış olur? İnancı yasakladığı için takı takmayan biri, hiçbir takı takmayarak, başkaları üzerinde dini propaganda mı yapmış olur? Okul bu durumda onu takı takmaya mı zorlamalıdır?

Çeşitli araştırmalarda İngiltere'de ciddi sayıda Jedi inanışı takipçisi belirleniyor. Bu insanlar okula oyuncak ışın kılıcı getirirlerse, dini bir sembol sayılır mı? Ceza alırlar mı?

Sonuçta temel sorun şu: Herkesin takıları, giyinişleri ve giysilerindeki semboller zaten hayata bakışlarını yansıtır. Ve bu bakışın belirli bir alt kümesini "din" olarak ilan etmek, aslında çok da ayakları yere basan bir sınıflandırma değildir.

Neyin dini sembol olduğu, dolayısıyla, hangi inanışın neye dayanarak din kabul edilebileceği/edilemeyeceği, aslında öyle iki yasayla çözülecek basit bir problem değildir. Yarın öbür gün bir lise Jedi inanışını ciddiye alıp sembollerini okulda yasaklarsa ne olacak? Sizce Star Wars filmi için uydurulmuş bir inancın din kabul edilip sembollerinin yasaklanması mı daha saçma olurdu, yoksa buna inanan insanlar olmasına rağmen bir yetkilinin "hayır Jedi inanışını dinden saymıyoruz" demesi mi?

Dinin rasyonel tanımı nedir ki, rasyonel bir "dini sembol" tanımı ortaya koyulsun ve bu hukukun bi konusu addedilebilsin?

Devlet somut işlerle uğraşmalıdır. Çünkü, ne zaman kafanın/ruhun içindekilere elini uzatsa, beceriksizliği hat safhaya ulaşır. "Dini sembol" diye var olmayan bir sınıflandırma oluşturursunuz, ve hiçbir yere varamazsınız. "Politik sembol/giysi" diye bir sınıflandırma oluşturursunuz, içinden çıkamazsınız.

Devlet kendini bu tip konularda "karar mercii" sandığında bir de bakarsınız ki, Aleviler çıkıp "biz müslüman değiliz, cami ibadet yerimiz değil" dediğinde, başbakanlık yetkilisi açıklama yapıyor:
"Olur mu canım, siz de müslümansınız." (neye inandıklarını yetkiliye soracaklar yani)

İşin kötü tarafı da aynı tür bir baskıyla karşılaşan üç kişi (bekaret yüzüğünü takamayan kız, türbanlı üniversite öğrencisi ve alevi genç) kendi haklarını savunmanın yolunun diğerlerini savunmaktan geçtiğini bir türlü anlayamazlar. Her şeyi bildiğini sanan devlet de antipatik bulduğu her şeyi yasaklamaya devam eder. Böyle yuvarlanıp gideriz işte.

yeniden seçim tahminleri

Şimdi bu seçim tahminleri olayı iyice karıştı. Benim önceden yaptığım tahminlerin bir kısmı doğru çıkarken, geri kalanı fake attı: DYP ve Anavatan önce birleşecek gibi yaptılar, sonradan beceremediler.

Neyse işte son durumda AKP, CHP, MHP meclise girer. DTP de bağımsız adaylarla girer. Böylece mecliste 4 tane parti olur, tabii bağımsız girecek bazı parti liderleri dışında. DP ve GP barajın biraz altında kalırlar.

Son tahminim bu valla. Daha da değiştiremem artık. Aday listeleri bile açıklandı sonuçta

27 Mayıs 2007 Pazar

graffiti ve gösteri ve tepki ve suç ve çelişki...

Ben -Foucault abimiz sayesinde tanıştığım- "muhalefet yapmaya çalışırken mevcut düzene uyup kendiyle çelişme " kavramına hastayım, her fırsatta da kullanırım...

İzmit'te D100 karayolunda, fuara doğru yaklaşırken sağdaki benzin istasyonunun duvarına bakarsanız, muhteşem graffitiler görürsünüz. Arka duvardakileri de maalesef fuar tarafından bakmadığınız sürece kaçırırsınız. Ama cidden çok iyidirler. Hatta o kadar ki, yıllardır Ankara'da yaşıyorum, bu graffitiler kadar iyisini görmediğim gibi, Meşrutiyet Caddesi'nin girişindeki üstgeçitte "İzmit Style" yazıldığını gördüm sprey boyayla.
Neyse...

Bu yukarıdaki iki paragraf nasıl bir araya gelecek? Şöyle ki... Foucault'nun en sevdiğim takipçilerinden (her ne kadar kendisi Forget Foucault dese de) Baudrillard merhum, Verso'dan çıkardığı "Spirit of Terrorism" (Weber göndermesine dikkat) adlı kitabındaki dört makaleden birinde, bir başkasına da referans vererek graffitiden bahseder. Hatta ondan önce "Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm" kitabında da bir iki sayfada graffitiye takılır. Niye takılır?

Çünkü graffiti, onun deyimiyle, "tıpkı Dünya Ticaret Merkezi'ne uçaklar nasıl daldıysa, şehir merkezine metro tünelleri nasıl saplanırsa, mimarî düzene öylece batırılmıştır. Düzeni bozar, ama onu ciddiye bile almaz. Görmezden gelir.

Bu hâliyle graffiti bence çok güzel bir tepki yöntemidir.

Ama Japon arkadaşlar işi bozmuşlar. "Graffiti is not a crime!" başlıklı sitelerinde anlattıklarına göre olay şu:

Japonya'nın ABD'ye savaşta destek vermesinden sonra, duvarlara "NO WAR" ve "SPECTACLE SOCIETY" yazmak isteyen bir Japon kamu malına zarar vermekten tutuklanmış. Bu tutuklamaya tepki gösterilmesine falan lafım yok tabii ki. Sadece Irak Savaşı'nın "spectacle" (gösteri/izleme) yanını gayet güzel tespit edip tepki gösterirken (Debord'a selamlar), graffitinin de bir gösteri olduğunu fark edemeyen kişiyi garipsiyorum.

Bir graffiti sanatçısının, Irak Savaşı'na tepki göstermesi kadar normal bir şey olamaz. Ama hangi yanına tepki gösterebilir? Bence gösteri yanına tepki koyarsa, kendisiyle feci çelişmiş olur.

Ha, ama "no war" mu diyorsun? Onu ayrıca konuşuruz...

seri cinayetin olumlu tarafı

Seri katillerin varlığı için suçun sıradışılığı şarttır. Kaos içinde sürüklenen bir toplumda kimse belli bir tarza sahip cinayetler işleyerek dikkat çekemez. Denese bile başarısız olur. Seri katil için aynı tarzda işlenmiş farklı cinayetleri birbiriyle ilişkilendirecek seviyede ciddi çalışan bir güvenlik kuvveti esastır. Dolayısıyla, seri cinayet, ülkenin başka bir çok gerçeğinin yanı sıra, güvenlik biriminin başarısını da gösterir.

Şimdi böyle yazınca bana da garip geldi ama... Tıkır tıkır mantık zinciri işte.

23 Mayıs 2007 Çarşamba

yanlış yönlendirilmiş kurnazlık

Bu evin, dünyada sahip olduğu tek şey olduğu düşünüldüğünde, hırsızlara karşı bir şeyler yapması anlayışla karşılanabilirdi. Uzun süre düşündükten sonra, en yakın teknoloji mağazasına gidip, 12 taksitle zar zor karşılayacağı pahalı bir cep telefonu aldı, ve her gece giriş kapısının hemen önüne, yere koymaya başladı.

Böylece o kapıyı açıp eve girecek ilk hırsızı, yaptığına pişman edecekti. Kendi kendine "seni gidi sinsi" diye gülümseyerek yatağına uzandı.

16 Mayıs 2007 Çarşamba

yok bence teoman'ı idam edelim


Niye?
Çünkü konserlerine "elinde sigarayla sarhoş çıkarak" gençlere kötü örnek oluyormuş. Vah vah... İçki ve sigara şirketleri bu sayede gençleri kandırıyorlarmış. Tabii... Prof. Dr. Orhan Kural bunu dert etmiş kendine, ve "Teoman konserleri yasaklansın" buyurmuş. Buyurur tabii... Kendisi haklı aslında. Ne ayıp canım! Sahnede sigara içilir mi hiç? Dünyanın neresinde görülmüş böyle terbiyesizlik? Cık cık cık...

Teoman, be my guide!
Orhan hocamızın da gayet güzel açıkladığı gibi "Türkiye maalesef dünyada en fazla sigara tüketen 4 ülke arasında" ya... Bunun sorumlusu Teoman gibiler hocamıza göre. Zaten Teoman bar çıkışlarında hep farklı kızlarla yakalandığından beri de dünyada en fazla kız arkadaş değiştiren toplum olduk. Bence bir an önce Teoman'ı hadım da etmek lazım.

Sigaradadördüncüyüz.biz!
Oysa sigara tüketiminde bizden aşağıda olan 10'dan fazla Avrupa ülkesi var... Anlaşıldığı kadarıyla, hocaya göre bu ülkelerde şarkıcılar gençlere kötü örnek olmamak için sahneye sigara böreğiyle çıkıyor. Böylece gençler sigaraya değil sigara böreğine özeniyorlar, ve ülke gençliği sağlıklı büyüyor. Bu yüzden de sigara tüketimleri bizden düşük. Tabii ya... Kesin öyledir.

Pekialkoldekaçıncıyız.biz?
Alkole gelince, dünyada kaçıncı olduğumuzu buyurmamış Orhan Hocamız. Gözünden kaçmıştır. Aslında "Teoman'ın sahneye sarhoş çıkması" kısmını anlamak biraz zor. Farklı ihtimaller var.
a) Hoca Teoman'ı sigaranın sarhoş ettiğini düşünüyor,
b) Dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinde içki reklamının serbest olduğunun farkında değil,
c) Sigarayı ayıplıyor ama içkiyi ayıplayınca şeriatçı addedilmekten korkuyor.

Sanatçı topluma ördek olacak efendi!
Fi tarihinde, Türkiye gazetesinde bir köşe okumuştum. Şimdi yanlış olmasın, yazarını hatırlamıyorum. Türkiye gazetesinden beklenmeyecek bir yazıydı. Neden? Çünkü şöyle diyordu:
"Sanatçı topluma örnek olamaz. Eğer topluma örnek olmaya çalışırsa sanatını yapamaz. Sanatçı, toplumdan biraz kopuk olmak zorundadır, çünkü sanat ortaya çıkarmak bunu gerektirir."
Orhan Hocam'a saygılarımla arz ederim...

Hayır bu kampanyasında başarılı olursa yarın öbür gün "popçuların ütüsüz kıyafetle çıktığı konserler denetlensin" diyecek ondan korkuyorum.

15 Mayıs 2007 Salı

batman green goblin'den daha mı iyi?



[ALARM: Örümcek Adam filmleriyle ilgili spoiler içeriyor.]

Ya Joker'in Bruce Wayne'in babasını öldürmüş olması fikri tamamen bir yanlış anlamaysa? Ya Joker aslında Bay Wayne'i öldürenleri durdurmaya çalıştıysa ama küçük Bruce durumu yanlış anladıysa?

O zaman ortaya şöyle bir şey çıkıyor: Green Goblin'in Örümcek Adam 2 ve 3 filmlerindeki haliyle* Batman birbirinden ne kadar farklı? İmkanları, motivasyonları, ruh halleri... İkisi de hırsla hareket ediyor, ikisi de zenginliklerinin tadını çıkarıyor ve içlerinde dizginleyemedikleri intikam duygusunu bu paranın yardımıyla, ve kafalarında oluşturdukları değişmez bir katil imajına karşı kullanıyorlar.

Green Goblin'e sorarsanız o da şehrin en büyük katilinin peşinde...

Sinemanın bu gücü inanılmaz işte. Senaryoda, görüntüde, oyuncu seçiminde ve diğer ayrıntılardaki tercihler, tıpatıp aynı motivasyonla ve imkanlarla hareket eden iki farklı karakterden birini iyi, diğerini kötü (ya da en azından hatalı) gösterebiliyor.

Örümcek Adam 3'ü izlerken, Örümcek Adam'ı sırf babasına sevgisinden dolayı öldürmeye çalışan Green Goblin'i görünce aklıma bunlar geldi. Batman'in de Green Goblin kadar ruh hastası olduğu fikri kafama takıldı.

Şöhret Bu, Kullandıkça Güçlenir Tabii
Örümcek Adam'ı saran siyah parazitin kendi şöhretinin yansıması olduğundan da bahsedebilirdim burada tabii, ama o biraz daha klasik olurdu sanki. Yoksa "yapıştığı kişinin özelliklerini abartan, yararlandıkça daha da vazgeçilmez olan, kişinin gözünü kör eden, kızların ona farklı bir gözle bakmasını sağlayan ve çevresiyle bağını kesen" parazitin, Peter Parker'ın "insanlar beni seviyor!" diye kafayı yediği filmde yer alması tesadüf olabilir mi? Hiç sanmıyorum.

_______
*Bildiğim kadarıyla çizgi roman versiyonunda, filmde öldürülen baba Green Goblin olarak kalıyor.

14 Mayıs 2007 Pazartesi

zarar iyiyse?

Otobüsün tavanında acil çıkış camı ve bu cama tutturulmuş çekiç... Camı kıracak çekiç cam sayesinde yerinde duruyor. Cam çekici tuttuğu için, veya çekiç cama tutunduğu için alaya alınabilir mi? İkisinin varlığı da birbiri sayesinde anlamlı ve ikisi ancak bir araya geldiklerinde anlamlı bir bütün oluşturuyorlar. Ne cam saf, ne de çekiç hain.

12 Mayıs 2007 Cumartesi

dale don mengene

Şimdi...

Şahane bir müzikal aparma hadisesini dünyayla paylaşmak üzereyim...

Aklınızdan Kurtlar Vadisi'nin "Mengene" melodisini şöyle bir geçirin. Hatta ona da gerek yok ben size onun videosunu da bulayım.



Evet... Hepsini izlemenize gerek yok. Şu ünlü melodiyi duydunuz mu? Tamam...

Aşağıdaki video, hani bir aralar herkesin beynini hiç terk etmemek üzere ağına düşüren Dale Don Dale adlı illet şarkının videosu.

Bunun da hepsini izlemenize gerek yok.

Siz ne demek istediğimi anlayacaksınız zaten:)

10 Mayıs 2007 Perşembe

vay efendim kenan nasıl güzel türkçemizi shake eder

Tüm dünyanın gözü bu haftasonu Eurovision'un üstünde olmayacak. Sadece Türkiye gibi bayrak kullanılan her yarışmayı milli dava haline getiren ülkeler deli gibi takılacaklar bu yarışmaya.

Ayrıca bu haftasonundan sonra Kenan Doğulu'nun şarkısıyla ilgili yorumların nasıl 180 derece değişebildiğini göreceğiz hep beraber. Çünkü çoğunluk hâlâ bunun bir pop yarışması olduğunu ve popta kalitenin değil, neyin satacağının önem taşıdığını kavrayabilmiş değil. Kenan Doğulu'nun şarkısı kaliteli değil, müziği basit, sözleri bayağı. Ama amacınız bir pop yarışmasında başarılı olmaksa, bunların hiçbirinin konuyla ilgisi yok. Shake It Up Şekerim tam satacak cinsten bir şarkı. Bence başarılı olacak. Ve eleştirilerin sayısı hızla düşecek.

aha buraya yazıyorum

İşte seçim tahminlerim:

Image Hosting by Picoodle.com

Bu tahminleri daha ANAP ve DYP birleşmeden önce Private Sözlük'te "22 temmuz 2007 genel seçimleri" başlığına yazmıştım zaten. (tıklayın)

Bu sıralamada DTP'ye yer vermiyorum çünkü bağımsız adaylarla gireceklerini açıkladılar, ve girecekler. Bunu da taaaa Mayıs başındaki sözlük entry'mde söylemiştim.

Yeni mecliste AKP, CHP, DP ve DTP olacak, AKP tek başına iktidar olamazsa DP ile koalisyon kuracak.

Bu grafikte verdiğim oranlar en fazla % 2 oynar. MHP meclise giremez. Genç Parti'nin yapacağı her hareket MHP ve DP'yi etkiler, ama ne DP'nin meclise girmesini engelleyebilir, ne de MHP'yi meclise sokabilir.

Bak buraya yazıyorum...

Not: Bu tahminleri güncelledim sonradan:
http://desarjmakinesi.blogspot.com/2007/06/yeniden-seim-tahminleri.html

hayalî film yorumu

"Buna komedi diyenler delirmiş olmalı. Başından sonuna kadar ağladım. (****)"

[alıntı]

- Astroloji gelişigüzel bir kurallar kümesidir, satranç, tenis, ya da siz İngilizlerin oynadığı şu oyun neydi, onun gibi.
- Kriket? Kendi kendinden nefret? Hangisi?
- Hayır. Parlamenter demokrasi.

Douglas Adams, Çoğunlukla Zararsız s 43

9 Mayıs 2007 Çarşamba

konserve

Şimdiki muhafazakârların canları pahasına korudukları değerlere, eski muhafazakârlar canları pahasına karşı çıkmışlardı.

8 Mayıs 2007 Salı

kate moss'un hareket edip etmemesi problemi

Geçenlerde Kate Moss, kendi adını taşıyan ürünleri tanıtmak için bir vitrinde 12 saniye durdu ve halk çıldırdı.

Burada asıl ilginç olan Kate Moss'un ve diğer mankenlerin, cansız varlıklarla meslektaş olması değil mi?

2 Mayıs 2007 Çarşamba

kolaylaştırılan ve kınanan

"Bebegini terkedecek annelerin kullanabileceği ve bebeğe göz kulak olan sepet Japonya'da denenmeye başladı."
Radikal, 2 Mayıs 2007

Neyi kolaylaştırmış oluyoruz böylece?

Sorun kolaylaştırılan şeyin yanlış olması falan değil. Sorun, bebeklere acıyıp sepeti icat eden bakış açısının, kolaylaştırdığı işi kınaması.

28 Nisan 2007 Cumartesi

içgüdü

Bir insan atılan topun nereye düşeceğini hesaplayamaz, ama topu tutar.

Bir insan onu öldürecek arabanın nereden geçeceğini hesaplayamaz, ama çarpacağı yerde durur.

türkiye'de darbeler ve muhtıralar tarihi

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin çeşitli komutanları veya kurumun kendisi tarafından düzenlenmiş çeşitli darbeler ve muhtıralar söz konusudur. Aslında Türkiye'de darbe ve muhtıralar tarihi, devirdiği kişilerin daha güçlü şekilde iktidara gelmesine şahit olan hareketler bütünü olarak kolaylıkla özetlenebilir.

27 Mayıs 1960 Darbesi, tek parti rejiminden sonra ilk defa başarılı olan çok partili sistemde büyük seçim başarısı göstererek başa gelen Demokrat Parti'nin, tek partiymiş gibi davranmaya başlaması sonucu yapılmıştır. Demokrat Parti'nin bu otoriterleşme sürecinde, 1924 Anayasası'nda yer alan devasa açıklar büyük rol oynamıştır. Her şeyden önce, 1924 Anayasası, hükümetin aldığı kararların anayasaya uygunluğunu denetleyecek hiçbir kurum oluşturmamış, ve hükümet üzerindeki demokratik denetimi sağlayamamıştır. Bundan güç alan Demokrat Parti'nin CHP üzerindeki baskısını artırması, tam da DP'nin güç kaybettiği, ve belki de seçimi artık kaybedeceği bir dönemde, 27 Mayıs darbesini getirmiş, darbenin hemen ardından eski başbakan Adnan Menderes de dahil olmak üzere üç Demokrat Parti yöneticisi idam edilmiştir. Darbenin ardından, 1924 Anayasası'nın yerine, liberal yapısıyla tanınan 1961 Anayasası getirilmiştir.

27 Mayıs 1960 darbesinde kapatılan Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi, 10 Ekim 1965 seçimleri sonucunda Süleyman Demirel'in liderliğinde tek başına iktidara gelmiştir.

12 Mart 1971 Muhtırası, tam bir darbe olmasa da, 60 Darbesi'nden sonra yönetimi tekrar ele geçiren Demokrat Parti / Adalet Partisi ekolüne yönelik çok sert bir uyarıdır. Kısa süre sonra Süleyman Demirel başbakanlıktan istifa etmiş ve yerini darbeciler tarafından desteklenen Nihat Erim almıştır.

Nihat Erim'in kurduğu ilk hükümetin ömrü 9 ay, ikincisininki ise 6 ay olmuştur. 71 Muhtırası'yla oluşturulan baskı da kâr etmemiş, Süleyman Demirel 1975'te Adalet Partisi'ni yeniden iktidara taşımıştır.

12 Eylül 1980 Darbesi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, tüm komuta kademeleriyle bir bütün olarak sahiplendiği ilk darbedir. Bu darbeyle, Atatürk'ün kurduğu CHP de dahil tüm partiler kapatılmış, meclis lağvedilmiş, önemli partilerin üst düzey yöneticilerinin siyasete girmeleri yasaklanmış, Türkiye'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden miras alarak o ana kadar geliştirdiği bütün siyaset geleneği darmadağın olmuştur.

Darbenin hemen ardından ordu tarafından emekli orgeneral Turgut Sunalp'e Milliyetçi Demokrasi Partisi kurdurulmuş, fakat seçimi, Adalet Partisi geleneğine hiç de uzak olmayan Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi kazanmıştır. Kısa süre sonra da, eski Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi, merkez sağda ANAP'ın en önemli rakibi haline gelmiştir.

28 Şubat 1997 "Postmodern" Darbesi, Necmettin Erbakan'ın başbakanlığını yaptığı "Refah-Yol" Hükümeti'ne karşı alınan MGK kararlarına verilen genel isimdir. Aslında muhtıra olarak adlandırılması daha doğru olabilir. Kararlardan yaklaşık üç buçuk ay sonra, alınan kararları uygulayamayacağını kabullenen Erbakan görevinden istifa etmiş, ve yerine Mesut Yılmaz başbakanlığında kurulan 55. hükümet geçmiştir.

Refah-Yol'a karşı ordu desteğiyle gelen Mesut Yılmaz başkanlığındaki 55. hükümet, görev süresi boyunca ordudan destek almadığını kanıtlamak için elinden geleni yapmıştır.

28 Şubat'la devrilen Refah-Yol hükümetinin devlet bakanı ve hükümet sözcüsü Abdullah Gül, çok değil, 5 yıl sonra yapılan ve AKP tarafından kazanılan 3 Kasım seçimleri sonucunda önce başbakan, ardından dışişleri bakanı olmuştur.

27 Nisan 2007'de, Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı seçmeye hazırlanan AKP'ye karşı, Genelkurmay Başkanlığı'ndan çok açık bir darbe uyarısı gelmiş, hemen ertesi gün, Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in ağzından, AKP hükümeti orduya rest çekmiştir.

Tüm bu verilerden yola çıkılarak denilebilir ki, şimdiye kadar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yapılmış hiçbir darbe, ve deklare edilmiş hiçbir muhtıra, karşısında durduğu kişileri ya da oluşumları iktidardan uzun süre uzak tutamamıştır. Eğer bunu amaç edindilerse, Türk politikasında şimdiye kadar görülen tüm darbeler ve muhtıralar başarısız olmuştur.

24 Nisan 2007 Salı

hayat bazen

Hayat bâzen kitap gibi davranıyor.

Yıllar önce bir başkasına, kendini pek bir haklı görerek yaptıkların, aniden çok yakınındaki birinin başına geliveriyor, ve hayat seni empatiye zorluyor. Hayat seni kendinle karşı karşıya getiriyor. Bir de bakıyorsun ki, kendini yargılamak zorunda kalmışsın: Ya kolay kolay leke sürdürmediğin robotik tarafsızlığını bir kenara bırakacak, ve sırf senin gibi davrandı diye birini savunacaksın, ya da bir zamanlar doğru olduğuna inandığın davranışları tekrar gözden geçireceksin.

Hayat bázen kitap gibi davranıyor. Şerefsiz, nereden vuracağını da çok iyi biliyor.

21 Nisan 2007 Cumartesi

ülkemiz kritik bir dönemeçte daireler çiziyor

Ülkemiz çok kritik bir dönemden geçiyor değil mi?

Tabii...

Şüphesiz...

Hele şu dönemler, acayip kritik. Öyle böyle değil.

Peki ülkemiz en son ne zaman "olağan" bir dönemden geçti?

Kriz ve tehdit tüccarları en son ne zaman "ülkemiz kritik bir dönemden geçiyor" demediler?

Ben hatırlamıyorum.

Çocukluğum Kenan Evren'in bol bağlaçlı, göğsü madalyalı, omzu çelenkli "kritik dönemler" tiradlarıyla geçti.

Özal ne kadar kâlemini sallaya sallaya bizi sakinleştirmeye çalıştıysa, neşemizi bulmamıza yardımcı olmak için çabaladıysa, kriz bağımlıları o kadar coştular. Özal'a kızdılar neşesini bulmak istediği için.

Ben Özal'ı belki de çocuk aklımla bundan dolayı sevdim. Bir çocuk olarak ihtiyaç duyduğum güvence "açık ve seçik olarak ifade ettiği" cümleleriyle başlayan İcraatın İçinden "episode"larında vardı.

Kenan Evren'in bağıra çağıra yaptığı beton katılığında konuşmalarında değil.

Netekim belki de bu yüzden oldum olası sevemedim Evren Paşa'yı.

Ama belki başka ve çok daha geçerli sebeplerim de vardır sevmemek için.

Kim bilir?

Ben biliyorum galiba.

9 Mart 2007 Cuma

yine bir gülnihal vs. shake it up şekerim

Önceki yüzyılların yerel sanatıyla, iletişim teknolojisinin aşırılaştırdığı tekilleşmeyi karşılaştırmaktır -ki yanlıştır.

Öncelikle yukarıdaki cümlede "yerel" sıfatını kullandığım anda, "ne demek yerel? Olur mu öyle şey" gibi tepkiler veren bir refleks geleceğini hayal ettim. Oysa böyle bir tepki gayet gereksiz çünkü Yine Bir Gülnihal yereldir, ama bu olumsuz bir sıfat değildir. Zaten yerelliği küfür olarak algılamak için, Küreselleşme'ye tapıyor olmanız gerekir. Durum buysa, ben karışamam tabii. Dinde zorlama yok.

Ama yerelliği olumsuz olarak gören bir insan bile Yine Bir Gülnihal'in içinde bulunduğu kültürün nota ve ritm yapısını bir Avrupalı'ya açıklayamaz, açıklasa bile bu mekanik bir açıklamadan öteye gidemez. Zira söz konusu Avrupalı'nın zihnine o format atılmamıştır (Böyle söyleyince de avrupalıyı aşağılamış gibi olduk ama yok öyle bir şey. Ne Yine Bir Gülnihal bir Avrupalı tarafından anlaşılmak zorunda, ne de bir Avrupalı Yine Bir Gülnihal'i anlamaya muhtaç.)

Yine Bir Gülnihal, bir Türk müziği eseridir. Shake It Up Şekerim'le Yine Bir Gülnihal arasında bir kıyas yapmadan önce Shake It Up Şekerim'in Türk müziği olup olmadığını düşünmek gerekir. Shake It Up Şekerim için, Türklük diye bir şey var mıdır ki Türk müziği olarak kabul edilsin?

"Shake It Up Şekerim'i bir Avrupalı anlar mı acaba?" diye sormak bile gereksizken, bu şarkıyı herhangi bir yerel kimlikle özdeşleştirmenin nasıl bir mantığı olabilir? Shake It Up Şekerim Türkçe bir şarkıdır. Ama bir Türk şarkısı mıdır? Hayır.

Şunu görmek gerek, Shake It Up Şekerim'in yer aldığı düzlemde, Türklük ya da sanat gibi kavramlar yer almaz. Bu şarkı, piyasa, satış, moda, demode, akım, trend, reklam, imaj gibi kavramlarla aynı düzlemde yer alır ve ancak bu kavramlarla açıklanabilir. Bunun dışındaki kavramlarla, herhangi bir küresel popüler kültür yapıtını açıklayacaksanız, ancak ve ancak kullandığınız kavramı bu düzleme taşımış ve başkalaştırmış olursunuz. Ne söylerseniz söyleyin, Küreselleşme öncesi kavramları taşıyan düzlemden çoktaaaaan çıkmış bulursunuz kendinizi.

Şimdi biri çıkıp da "yani sen, 21. yüzyıl'da Türklüğü ve sanatı bir kenara bırakalım, hep beraber küresel küresel yuvarlanıp gidelim mi diyorsun?" diyebilir. Eğer derse, ya kendime "anlatma özrü" nişanını hediye ederim, ya da bunu söyleyene yanlış anlamadaki üstün başarıları için bir teşekkür plaketi sunarım.

Çizdiğim resimde, sanat ve ulus kavramları ile piyasa ve reklam kavramları herhangi bir sürecin farklı yerlerinde değiller. Bir "doğru" üzerinde gösterilecek farklı noktalar değiller. Birbirine paralel iki farklı doğruda bile değiller. Ortada doğrusal bir süreç yok.

Nasıl ki geçmiş yüzyılların Türk müziği piyasa, satış, imaj vs kavramlara indirgenemezse, Shake It Up Şekerim de sanat ve Türklük gibi kavramlara indirgenemez.

6 Mart 2007 Salı

ösym, ciddiyetini yesinler

Arkadaşlarınızla bir araya geldiniz, herkesin elinde kendi çaldığı enstruman var. Arkadaş grubunun en göze batan, en kendine güveneni de solist rolünü kapmış. Grup Deli'den bahsetmiyorum, sadece bu durumu hayal edin istiyorum. Standart bir rock grubunun kuruluşu işte...

Zaman içinde güzel bir şeyler ortaya çıkmaya başlamış ki, "daha düzgün bir yerde çalışalım" demişsiniz, bir stüdyoya girmişsiniz. Grubun basçısı -adı Kutay olsun- çok güzel bir beste yapmış, kendinizi kaybetmiş bir şekilde, sıfır hatayla çalıyorsunuz şarkıyı. Kayıt açık.

Aniden elektrikler kesiliyor. Bu New York'da garipsenebilir, ama İstanbul'da standart. Müziğe odaklanmış beyniniz, elektrik idaresine küfürler savururken, stüdyo ortamı bu küfürleri bir şarkıya dönüştürüyor. Tüm o konsantrasyon, o hatasız çaba boşa gidiyor, ve bu sizi sinirlendiriyor. Elektrikler kesikken mırıldanmaya başladığınız küfürleri, elektriklerin gelmesiyle bir güzel kaydediyorsunuz.

Elektrik idaresine tek sinirlenen siz değilsiniz tabii ki. Yıllardır küfürler birikmiş herkeste. yaptığınız beste dinlendikçe insanlar mırıldanmaya başlıyorlar. Kayıt elden ele dolaşıyor. İki üç arkadaşınız MSN'den istiyor, gönderiyorsunuz.

Sonra yaptığınız şarkı çevrenizdekilerden de öteye yayılmaya başlıyor, ömrünüzde görmediğiniz tanımadığınız biri, YouTube'da bu şarkıyı kullanıp elektriğinizi zırt pırt kesen elektrik idaresine güzelce giydiriyor.

Tüm bu olaylar içinde sizin tek yaptığınız, bir kuruma sinirlenmek (haklı/haksız değerlendirmesi yapmıyorum), bu siniri bir şarkıyla anlatmak, ve bunu kaydetmek olmuş.

Sonra takım elbiseli çok ciddi amcalar kızıyorlar.

Sonuç? 1 yıl 5 ay 15 gün hapis istemi (1).

Anlaşılan bu takım elbiseli, pek yetkili insanlar birkaç kişinin yaptığı şarkıyı "kuruma hakaret" olarak pek ciddiye alıyorlar.

Ciddiye almak demişken... "Doğrudur" diye ısrar ettiği bir sorunun yanlışlığını ancak bir lise 3 öğrencisi gösterince görebilen kurumu (2) biz ne kadar ciddiye alalım?

Mesela küfredecek kadar ciddiye alalım mı? Yoksa ilköğretim öğrencisi kadar kendi sorularını değerlendiremeyen yüce ÖSYM'nin kutsallığı mı zedelenir?

Hayır bir saygısızlık yapmayalım da... Bu kadar "ciddi" bir hizmetin şakası olmaz ne de olsa.

---

(1)
http://www.ntvmsnbc.com/news/401931.asp
(2) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=2412

15 Şubat 2007 Perşembe

mağdur

"Tüm Türkiye" diyerek basitçe tanımlanabilir; bu da Türk Dil Kurumu'na benim kıyağım olsun.

Halk mağdurdur, devletten destek ister. Mağdur futbol takımı hiç bir başarı yaşatmadığı halkın desteğine, mağdur dilenci bunu meslek haline getirdiği halde sokaktaki adamın acımasına, mağdur çalışan her yaptığını yerin dibine batırdığı ve arkasından sürekli küfrettiği işverenin anlayışına muhtaçtır.

Devlet mi? O da kendi içinde ikiye bölünmüştür. Atanmışlar seçilmişlerin tavrından mağdurdur, seçilmişler atanmışların koyduğu engellerden.

Hepimiz mağduruz kısaca. Bu döngüden kurtulabilenlerin Türkiye'yle ilgili aptallık yüzdeleri
vermelerine bile, "nasıl böyle bir şey söyler? Ayıp ama. Bize hakaret ediyor. ühühühü..." şeklinde tepki vermedik mi zaten toplumca?

Etnik azınlıklar doğrudan mağdurdur; etnik çoğunluk, etnik azınlıkların her talebinde mağdurlaşır. Dinî azınlıklar doğrudan mağdurdur; dini çoğunluk, dini azınlıklarla ilgili her şikayette ezileni oynar. Bu oyun içinde ne bir taraf uyumsuzluğundan taviz verir, ne diğeri avantajlarından. Amaç çözüm değil mağdur kimliğini karşıya kabul ettirmektir çünkü.

Çiftçi mağdur. Niye? Devlet yeterli fiyatı vermiyor. Peki devlete yaslanmak dışında bir çözüm arıyor mu çiftçi? Hayır.

Devlet mağdur. Niye? Çünkü kendi kendini sonsuz ödemeler döngüsüne sokarak devleşmiş. "Büyük ama mağdur devlet" olmuş. Biri bundan bir çıkış aradığında ne oluyor? Yine devlet mağdur. Niye? Çünkü "devlete karşı komplo oynanıyor".

ABD Türkiye'ye yaklaşırsa mağduruz. Çünkü biz aslında ABD'yi sevmiyoruz. Peki ya ABD Türkiye'den uzaklaşırsa? Yine mağduruz, ne de olsa "arkamızdan sayısız iş çeviriyor". Peki olduğu gibi kalırsa? "Hiçbir olumlu gelişme göremiyoruz".

Avrupa Birliği müzakereleri başlatırsa, müzakere şartlarını yerine getirmemiz gerektiği için mağduruz, durdurursa, hayallerimiz suya düştüğü için. Başlatıp da talepte bulunursa yine mağduruz. Biz müzakereleri talepsiz severiz, aksi hâlde mağdur oluruz.

Biz kendi içimizdeki azınlıkları sindiremediğimizde devlet mağdurdur, Almanya kendi kültürünü kendi içinde yaşayan üçüncü nesil Türklere bile kabul ettiremezken, bizim gözümüzde yine "alamancı"lar, yani "biz" mağdur.

Biz Orta Asya devletlerine her fırsatta "ufak zavallı kardeş" muamelesi yapıyoruz, ama bu devletler Rusya'yla yakın ilişkiler içine girdiğinde sorun bize "kim mağdur" diye. Cevabımız belli...

Yine biziz.

Araplarla ilgili en iyi bildiğimiz tarihi gerçek, "bizi arkamızdan vurmaları". Balkanlar'daki azınlıklar? "Bizi batıya sattılar".

"Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık" zaten biz. Aslında savaşı kazanmıştık, ama Almanya'nın yenilgisinden mağdur olduk. Peki savaşa giren "biz" miydik? Tabii ki hayır. Kim? Ötekiler, yani İttihat ve Terakki soktu bizi savaşa, biz mağdur olduk.

Hep yapmadığımız hataların kurbanıyız. Eylemlerimiz pir-ü pak, sonuçlar facia. Neden? Bir suçumuz var mı? Asla! Hep başkalarının yaptıklarının, hep "öteki"lerin hatalarının ve komplolarının mağduruyuz. Biri hata yaptıysa asla bizden değildir. Ya "tarihi hata" yapmıştır Sarıkamış'ta olduğu gibi, ya da masonların elinde oyuncak olmuştur. Çünkü biz asla hata yapmayız. Hata yapansa asla bizden değildir. Çünkü bizden olursa mağduru oynayamayız.

Biri çıkıp da "peki bizim hatamız ne acaba?" diye sorduğunda, hain listeleri hazırlarız hemen. "Akıllı ol"dururuz, olduramazsak öldürürüz. Oğlumuz katil olursa, "onu kandırmışlardır", "o öyle bir çocuk değildir" aslında.

Bize benzeyenler mağdur, benzemeyenler hain... Kime güvensek, arkamızdan vuruyor. Böyle böyle, yapayalnız, mutsuz, arabesk bir mağdurlar toplumu oluyoruz.

Eh, biraz da müzik diyelim mi o zaman?
Karşılıksız sevginin, vefasız sevgilinin
Bomboş kalan bir elin acısını bana sor

Bana sor yalnızlığı ayrılığı bana sor

Mutluluğu tanırsın mutsuzluğu bana sor...

Taşındık: Ekran Memuru