27 Haziran 2007 Çarşamba

babel: artık bizi ayıran sadece diller değil

Dikkat!
Bu yazının tamamı, Alejandro Gonzalez Inarritu'nun Babel filmini piç edebilecek ayrıntılı spoiler'larla doludur. Sonra uyarmadı demeyin.

Babel'i uzun zamandır izlemek istiyordum. Sinemada denk getiremedim, ben de mecburen (illegal VCD'lerden hazzetmediğimden (sebebi yasal değil, bu tip kopyaların bozuk/yanlış çıkma alışkanlığı)) dublajlı izlemek zorunda kaldım. Dizüstü bilgisayarın sınırlı ekranında, sınırlı ses kalitesiyle, dublajla, ve fan arızasından dolayı 9-10 defa bilgisayar kapansa da, hayli etkilendim diyebilirim. Tabii bu etkilenme, filmin ağır oryantalist tadını ortadan kaldırmadı.

Kısaca anlatmak gerekirse, beklenmedik karşılaşmalar ve tanışmalar üzerine kurulmuş bir film Babel. Ne tip karşılaşmalar/tanışmalar? sorusunu cevaplandıracak olursak, öncelikle (daha kolay anlatmak için) filmin takip ettiği üç ekseni birbirinden ayırmak gerekiyor:

1) ABD-Meksika Sınırı:
Standart bir Amerikan çiftinin iki çocuğu Debbie ve Mike, bakıcıları Lucia'nın oğlunun düğününe götürülmeleri sayesinde, sınırın hemen ötesindeki, geri kalmışlıkla karşılaşırlar. Çocukların yaşadığı bu şok, gözlerinin önünde kafası koparılan tavukla gayet güzel özetlenebilir aslında. "Beyaz Amerikalı" iki çocuğun yaşadığı bu görsel taciz yetmiyormuş gibi, Lucia, düğün sonrası 16 yıldır içinde yaşadığı ABD'ye sınırdan kaçak giriyor durumuna düşünce, yuva saydığı bu ülkenin xenophobia'sıyla da karşılaşmış olur. Bu tatsız karşılaşmayı çölün ölümcüllüğüyle sembolize edilmiş buluruz filmin son yarım saatinde. Karşılaşma, Lucia'nın kendi yabancılığını da yeniden anlamasını sağlar. Gözünde canlandırdığı, "neredeyse Amerikalı" kimliği ("Fakat burası benim evim, efendim!"), sınır macerasından sonra paramparça olur.

2) Fas:
Steril Amerikan çiftinin "Üçüncü Dünya" yaşamıyla karşılaşması, tam da Faslı ailenin küçük oğlunun ve kızının cinsellikleriyle tanışmalarına denk düşer. Küçük oğlanın kız kardeşini gizlice gözetlemesi ve Amerikalı turistlerle dolu otobüsü gözetlemesi arasında çok da fark yoktur aslında. Var olan en postmodern toplumlardan birine sahip olan Japonya'dan gelip Fas'ın ortasına düşen silahtaki teknik gelişmişlik ve silahı kullanan çocuğun içinde yaşadığı geri kalmışlık, tur otobüsünün camından girip Susan'ın omzuna saplanan kurşunda cisimleşmiş, bu kirli ülkeden tiksindiğini her fırsatta belli eden kadında ölümcül bir yara açmıştır. Susan'ı ölümün kıyısına taşıyan şey, tiksindiği yağlı yemekler değil, bu çelişki olacaktır.

Aslında bu çelişkinin en güzel ifadelerinden birini, imdb.com sitesinde bulabiliriz. Zira, 27 Temmuz 2007 tarihinde (yani filmin ilk yayımlanışından 1 yıl 1 ay sonra), Babel filminin sitedeki ayrıntılı oyuncu listesinde Amerikalı çiftin çocuklarını canlandıran Elle Fanning ve Nathan Gamble resimleri ve kendilerine ait ayrıntılı bilgilerle beraber sitede yer alırken, Faslı ailenin çocuklarını canlandıran Ortadoğu kökenli oyuncular hâlâ, filmdeki tüm diğer figüranlarla beraber resimsiz birer ayrıntı olarak yer almaktadırlar.

3) Japonya:
Filmin japonya'da geçen kısımlarına, konuşabilen insanların dilsizlerin dünyasıyla karşı karşıya gelmeleri damgasını vurur. Her ne kadar anlayışlıymış gibi davransalar da, konuşabilen insanlar, dilsizlerle aralarına görünmez ve aşılmaz bir duvar yerleştirmişlerdir. Bunun en basit ifadesini, Chieko'nun ilgi açlığında buluruz. Genç kız, ergenliğinin ortasında, nazikçe yok sayıldığının tamamıyla farkındadır, ve buna tepkisini de, kendisini cinsel açıdan yok sayan erkekleri (teşhir ya da şaşırtma yoluyla) şoka uğratarak göstermektedir.

Sonuç:
Filmin karamsar bakışı sonuçta, çözülmek bir yana, iyice düğümlenir. Tıpkı üçlemenin diğer iki filmi Amores Perros ve 21 Gram gibi, Babel'de de tüm bu karşılaşmalar hiçbir yere varmaz, hiçbir şeyi çözmez. Tüm diğer karakterleri temsilen Chieko filmin sonunda, evinin balkonunda çırılçıplak dururken muhatap olarak bulabildiği tek şey, postmodern şehrin camlardan örülmüş aşılmaz duvarları ve Chieko'nun kendini fiziksel olarak dışarı açmasını bir battaniyeyle (ve iyi niyetle) engellemeye çalışan babasıdır. Chieko, şehrin cam duvarlarına çarpar ve onlardan geçemez. Tıpkı Richard ve Susan'ın çarptıkları kamera/ekran duvarı, veya Lucia ve oğlu Santiago'nun çarptıkları bürokrasi duvarı gibi. Şeffaf sınırlardan geçebilen tek şey olan kurşun ise, sonuçta dönüp yine steril 1. Dünya'yı yaralamaktadır.

23 Haziran 2007 Cumartesi

bekaret yüzüğü, türban, ışın kılıcı, cem evi.

İngiltere'de lise öğrencisi bir kız, evlenene kadar bekaretini koruyacağını belirten ve İncil'den sözler içeren bir yüzük taktığı için ceza aldı.

Bu olayla bu soru bir kez daha karşımıza çıkıyor: Bir insanın kullandığı işaretlerin dini olduğunu ne kesinlikte anlayabilirsiniz?

"Katı/somut/elle tutulur" varlıkları denetleme görevi olan devletin, inançla ilgili karar aldığı her durumda bu tip sorular sorulmaya devam edecek.

Bekaret yüzüğü nereye kadar dini semboldür? Mesela kaşları almanın günah olduğunu düşünen bir kız, kaşlarını hiç almadan okula gitse, başkalarını dini yönden baskı altına mı almış olur? İnancı yasakladığı için takı takmayan biri, hiçbir takı takmayarak, başkaları üzerinde dini propaganda mı yapmış olur? Okul bu durumda onu takı takmaya mı zorlamalıdır?

Çeşitli araştırmalarda İngiltere'de ciddi sayıda Jedi inanışı takipçisi belirleniyor. Bu insanlar okula oyuncak ışın kılıcı getirirlerse, dini bir sembol sayılır mı? Ceza alırlar mı?

Sonuçta temel sorun şu: Herkesin takıları, giyinişleri ve giysilerindeki semboller zaten hayata bakışlarını yansıtır. Ve bu bakışın belirli bir alt kümesini "din" olarak ilan etmek, aslında çok da ayakları yere basan bir sınıflandırma değildir.

Neyin dini sembol olduğu, dolayısıyla, hangi inanışın neye dayanarak din kabul edilebileceği/edilemeyeceği, aslında öyle iki yasayla çözülecek basit bir problem değildir. Yarın öbür gün bir lise Jedi inanışını ciddiye alıp sembollerini okulda yasaklarsa ne olacak? Sizce Star Wars filmi için uydurulmuş bir inancın din kabul edilip sembollerinin yasaklanması mı daha saçma olurdu, yoksa buna inanan insanlar olmasına rağmen bir yetkilinin "hayır Jedi inanışını dinden saymıyoruz" demesi mi?

Dinin rasyonel tanımı nedir ki, rasyonel bir "dini sembol" tanımı ortaya koyulsun ve bu hukukun bi konusu addedilebilsin?

Devlet somut işlerle uğraşmalıdır. Çünkü, ne zaman kafanın/ruhun içindekilere elini uzatsa, beceriksizliği hat safhaya ulaşır. "Dini sembol" diye var olmayan bir sınıflandırma oluşturursunuz, ve hiçbir yere varamazsınız. "Politik sembol/giysi" diye bir sınıflandırma oluşturursunuz, içinden çıkamazsınız.

Devlet kendini bu tip konularda "karar mercii" sandığında bir de bakarsınız ki, Aleviler çıkıp "biz müslüman değiliz, cami ibadet yerimiz değil" dediğinde, başbakanlık yetkilisi açıklama yapıyor:
"Olur mu canım, siz de müslümansınız." (neye inandıklarını yetkiliye soracaklar yani)

İşin kötü tarafı da aynı tür bir baskıyla karşılaşan üç kişi (bekaret yüzüğünü takamayan kız, türbanlı üniversite öğrencisi ve alevi genç) kendi haklarını savunmanın yolunun diğerlerini savunmaktan geçtiğini bir türlü anlayamazlar. Her şeyi bildiğini sanan devlet de antipatik bulduğu her şeyi yasaklamaya devam eder. Böyle yuvarlanıp gideriz işte.

yeniden seçim tahminleri

Şimdi bu seçim tahminleri olayı iyice karıştı. Benim önceden yaptığım tahminlerin bir kısmı doğru çıkarken, geri kalanı fake attı: DYP ve Anavatan önce birleşecek gibi yaptılar, sonradan beceremediler.

Neyse işte son durumda AKP, CHP, MHP meclise girer. DTP de bağımsız adaylarla girer. Böylece mecliste 4 tane parti olur, tabii bağımsız girecek bazı parti liderleri dışında. DP ve GP barajın biraz altında kalırlar.

Son tahminim bu valla. Daha da değiştiremem artık. Aday listeleri bile açıklandı sonuçta

Taşındık: Ekran Memuru