5 Haziran 2008 Perşembe

insanı yaşatmadan devleti yaşatmak

Ülkemizdeki siyasi tabloda, pekçok farklı görüş temsil ediliyor. En son seçimlerden sonra Meclis’e girme hakkını (barajı aşarak ya da barajın çevresinden dolanarak) kazanan partilere baktığınızda, tablonun aslında aşağı yukarı bir denge taşıdığını görebiliyorsunuz.

Denge derken bahsettiğim, o klasikleşmiş sağ-sol ayrımı konusunda değil şüphesiz. Türkiye’de seçim sonuçları bakımından bir sağ-sol dengesi olmadığı genel kabul gören fikirdir, ve ilk çok partili seçimimizden bu yana açıkça gözlemlenebilir. Mesela, eğer çağımızın önde gelen Türk büyüklerinden Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığını demokrasimiz için bir milat olarak kabul edecek olursak (ki en azından mevcut partilerin hepsinin kapatılması ve Türk siyasetinin sıfır noktasına geri gönderilmesi bakımından kesin bir milattır), sol olduğu kabul edilen partilerin 1987’deki %33,27’lik SHP-DSP toplamını bir daha asla yakalayamadığını görürüz.

Sağ-sol bakımdan bir denge olmadığı açık olsa da, Meclis’e girme hakkı kazanan partilerin dağılımında belirli bir denge var gibi. Eğer basit şekilde ifade edecek olursak, şunu söylemek güç değil: Türkiye’de herhangi bir konuda zarar görebilecek çoğu kesim adına tepki gösterecek, ve eğer bir haksızlık olduğu düşünülüyorsa bu haksızlığın giderilmesi için canını dişine takacak partiler mevcut. Zaten parlamenter demokraside görülmesi gereken tablo da genel anlamda budur (1)(2).

Türk siyasi arenasında ne ulusal kimliğimiz, ne Sünnilik, ne Alevilik, ne Kürtlük, ne laiklik, ne iş çevreleri, ne AB yanlıları, ne de buna benzer diğer geniş kapsamlı öğelerden hiçbiri savunmasız kalmaz. Hepsinin kapısını çalacağı en azından bir parti vardır, ve bu partilerin koruması altında, bireyler ancak bu kimliklerini ön plana çıkararak kendilerini güçlü hissedebilirler.

Peki tüm bu sorunlar karşısında bu kesimlerden herhangi birini savunacak en azından bir parti mevcutsa, ve bu parlamenter demokrasinin sağlıklı bir sonucuysa, demokrasiyle ilgili bir diğer önemli soruya da verecek cevabımız olmalı: Bu kimlikler yerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını öne çıkartmak isteyen, ve kişisel hakları ihlâl edilmiş bireyin kapısını çalacağı, “bizden misin, onlardan mı?” diye sorulmadan derdini anlatabileceği bir parti var mı?

Örneğin, hani olmaz ya, emniyet ve güvenlik güçleri, otoriter rejimler dışında dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş şekilde telefonlarınızı dinlemeye, İnternet erişiminizi denetlemeye kalksa,

Dünyadan kopmuş diktatörlükler hariç tüm dünyadan ulaşılabilen İnternet siteleri, yerel gazete toplatır gibi, ve sadece suçluyu değil, ilgisiz insanları da mağdur edecek şekilde erişime kapatılsa,

Çocuğunuzun yıllardır hazırlandığı sınavda çıkan hatalı sorular konusunda hiçbir yetkili size ve çocuğunuza hesap verme zorunluluğu hissetmese,

Azerbaycan ve Türkiye dışında bütün Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde kabul edilmiş bir hakkı talep eden kişi 5 yıl hapis cezası alsa,

Ya da yukarıdaki örnekler gibi, herhangi bir dinî, siyasî, etnik, ekonomik toplulukla ilgisi olmayan, sadece bireyi ilgilendiren, ve bireyin birey olarak varlığını tehdit eden başka herhangi bir sorun ortaya çıksa mevcut partilerden hangisi o bireyi koruma zahmetine girer?

Kendilerini özdeşleştirdikleri gruplardan birine mensup olmayan herhangi bir birey için, sırf birey olduğu ve “kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere” sahip olduğu için, Türk siyasetindeki partilerden herhangi biri siyaset geliştirir mi? Bunu, genel bir yaklaşım olarak benimser mi?

Türkiye’de, seçimle iş başına gelmiş bir Başbakan’ın idamını da, 16 yaşında bir çocuğun idamını da acıyla hatırlayabilecek;

Hrant Dink’in ölümünü de, Gün Sazak’ın ölümünü de hafifletici sebepler ardına sığınmadan kınayabilecek;

Başbağlar Katliamı’na da, Sivas Katliamı’na da “terör” diyebilecek;

Giyimine karışıldığında kapalı genç kızı, oruç tutmadı diye dövüldüğünde ateist genci savunabilecek;

Hem başörtülü olduğu için otele giremeyen kadının hakkını, hem o otelde bikini giyen kadının hakkını vurgulayabilecek;

Bir parti var mı?

Şeyh Edebalî’nin, yüzlerce yıl yaşayacak bir devleti kuran tavsiyesinde Osman Bey’e “Ey Oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın!” demesinin üzerinden 7 yüzyıldan fazla geçmiş olsa da akla gelen cevap maalesef “evet” değil.

“Birini savunan, öbürünü niye savunsun?” demek gayet kolay. Oysa yukarıdakilerin her biri, karşılaştıkları haksızlık ne olursa olsun birer birey. Nasıl ki, uluslar arası arenada sık sık söylendiği gibi “benim teröristim, senin teröristin” denilemezse, “benim bireyim, senin bireyin” de denilemez. Ayrıca bireyin haklarını savunmak yargıya da bırakılamaz. Çünkü yargının karar vermek için dayanacağı yasaları siyaset yapar. Bir ülkede siyaset bireyi korumuyorsa, kısa süre sonra bireyi koruyacak yasaları da ortadan kaldırmasını bilir.

İşte bu yüzden, her ne kadar defalarca farklı yazarlar ve siyasal aktörler tarafından Türkiye’nin mantıklı muhalefet yapabilecek ve iktidar şansı arayacak gerçek bir “sosyal demokrat” partiye ihtiyaç duyduğu söylenmiş olsa da, altı çizilmesi gereken bir diğer gerçek de, toplumsal haklar bir yana, bireysel hakların da mevcut siyasi tablo içinde savunmasız olduğudur. Eğer mevcut partiler bunu göz önüne alacak bakış açısına sahip değilse bunun iki muhtemel açıklaması olabilir:

Ya talep vardır, ama mevcut partiler tarafından değerlendirilmemektedir. Bu durumda çözüm gayet kolaydır: ekonomik liberalizmin sıklıkla savunulduğu ülkemizde politik liberalizmi savunabilecek, Liberal Demokrat Parti’nin “ofsaytı kaldırma” vaadinden daha ciddi konularla ilgilenen bir parti kurulur.

Ya da Türk insanı hâlâ siyasî, dinî ve etnik kimliğinden bağımsız birey olarak değerli olduğunun farkına varamamıştır, ve bu yönde bir talebi de yoktur. Bu durumda daha uzun yıllar Türk insanı, ancak bir grubun içine, bir kimliğin ardına, bir liderin çatısına, bir sloganın basitliğine saklandığı zaman kendini değerli görmeye devam edecek demektir.

---

(1) Duverger, Maurice. Electoral Laws and Their Political Consequences (Seçim Kanunları ve Siyasi Etkileri) içinde “Duverger’s Law: Forty Years Later” (“Kırk Yıl Sonra Duverger Yasası”). New York: Agathon Press, 1986. Sayfa 70.
(2) Powell, Bingham G. Elections as Instruments of Democracy. New Haven: Yale University Press, 2000. Sayfa 10.

Taşındık: Ekran Memuru