17 Ocak 2008 Perşembe

man on the moon: imajın yaşamı ve ölümü

[Bu yazı Milos Forman'ın Man on the Moon filmiyle ilgili ağır spoiler içeriyor.]

Filmin başlangıcından sonuna kadar her şey, Andy Kaufman'ın, kurguyu hayatın içine yedirme yeteneğini/saplantısını anlatmaktadır. Private Sözlük yazarı bartonfink'in yazdığı gibi, Andy Kaufman'ın mücadelesi, aslında, seyirciyi aptal yerine koyan, ona ne zaman güleceğini ve neye güleceğini anlatmaya çalışan yayıncılık anlayışına karşıdır.

Her şeyden önce Andy film boyunca defalarca şunu anlatmaya çalışır çevresindekilere (özellikle de menajeri George Shapiro'ya): "Ben komedyen değilim". Andy Kaufman komedyen değildir, çünkü amacı seyirciyi güldürmek değildir. O, seyircisine, şaşıracakları bir performans sunar. Performansın neresine şaşıracaklarını asla bilemezler, çünkü bildikleri anda, şaşırtmacanın hiçbir anlamı kalmaz. Kahkahalar, sadece (tam da Jon Elster'ın tanımlayacağı gibi) yan üründür (by-product).

Standart televizyon kültüründe seyircinin şaşırmasının önündeki en büyük engel, gerçek hayatın nerede bitip, kurgunun nerede başladığının farkında olunmasıdır. Oyuncular veya programda yer alanlar sözlerini ezberlerler, kendilerini hazırlarlar, setin içinde önceden belirlenmiş yerlerini alırlar. Sonra yayın süresi başlar. Bu süre başladığı anda hem oyuncular hem de seyirciler tarafından belirli hareketler yapılır. Seyirci bilir ki o programın veya dizinin/filmin sınırlarına girilmiştir ve o andan sonra her şey önceden tahmin edilebilir sınırlar içinde gerçekleşecektir. Bilindik formüller uygulanır ve bu formüllerde neyin ne kadar komik ya da şaşırtıcı olabileceği bellidir. Viktor Pelevin'in Homo Zapiens (Generation P) romanında özetlediği gibi: ikincil özne, asıl özneyi, bir elin eldiveni giydiği gibi giyer, ve onu yönetir.

Kaufman bu klişeyle mücadelesinde çok akıllıca bir yol izler: Kurgu artık ne yerle, ne de zamanla sınırlıdır. Kaufman'ın doğaçlama senaryoları, içinde zoraki şekilde yer aldığı diziyi aşar ve tüm performanslarının üzerine çöker. Meselâ, yayınlayamadığı şovunun ilk bölümünde seyircilerin televizyonlarının bozuk olduğunu sanmalarını sağlamayı ve bu şekilde şovun şaşırtıcılığını seyircinin evine kadar ulaştırmayı amaçlar. Belirli bir işleyişi, düzeni olan David Letterman Show'u darmadağın eder. Memphis'teki güreş ringlerini kendi istediği gibi, ve önceden planlanamayacak tepkileri almak için kullanır.

Tamamen kurgusal bir karakter olan Tony Clifton'ı yaratır, ve ona herhangi bir ünlünün sahip olabileceği kadar gerçeklik kazandırır: Sözleşmeler ve gazetelerdeki skandal haberleri. Artık Tony Clifton'ın "set"i tüm dünyadır. Dolayısıyla Clifton'ın var olduğu bir dünyada kurgu ile gerçek arasındaki sınır kesin olarak çizilemez. Bu, aslında ünlülerin kendilerinin de gerçekliğin parçası olamayacağını gösteren uç bir örnektir sadece.

Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, Andy Kaufman'ın çevresindekiler için de kurgu ve gerçek arasındaki sınır kaybolmuştur. Sevgilisine yapacağı evlenme teklifi, tamamen bir kurmacanın parçası haline getirilir. Menajeri George Shapiro, Tony Clifton'ı Andy'nin canlandıracağını "bilerek" gittiği gösteride, hem Clifton'ı hem de Kaufman'ı aynı anda sahnede görünce şok olur. Ekranlardaki ipe sapa gelmez "davranışları" sebebiyle, düzenli olarak devam ettiği yoga merkezi Andy'yi uzaklaştırmaya karar verir.

Ve son olarak, Andy kanser olduğunu öğrendiğinde, bunu rastgele bir komedi salonunda öylesine anlatır. Bu bile seyirciyi güldürmektedir. Andy'nin surat ifadesi ne kadar acıklı olursa, seyirciye o kadar komik gelmektedir. Andy'nin ensesinde çıkan kist, ona dokunmak için 1 dolar ödenen kurgusal bir metaya dönüşür sahnede. Çünkü hiçkimse sahnedeki Andy Kaufman'ın ensesindeki kurgusal kist ile gerçek Andy Kaufman'ın ensesindeki gerçek kist arasında seçim yapması istendiğinde, gerçek olanı seçmez.

Andy arkadaşlarını gecenin 4'ünde evine çağırıp kanser olduğunu söylediğinde, yazarı Bob'un ilk tepkisi "bunu satabiliriz!" olmuştur, çünkü hastalığın gerçekliğine inanmamaktadır. Kardeşleri, annesi ve babası hastaneye gider, doktoru dinlerler, ama gerçek bir hastanedeki gerçek bir doktorun Andy'nin röntgen filmlerine bakarak yaptığı açıklama bile bunların hepsinin kurgu olduğu yönündeki kanılarını değiştirmeye yetmeyecektir.

Aslında belirli bir yerde sınır aşılmıştır, ve hiçbir şey, Andy Kaufman'ın hayatının ne kadarının kurgu, ne kadarının samimiyet olduğunu belli edemez. çünkü Andy Kaufman'ın samimiyeti, tamamen kurgusal olmaktan ibarettir.

Ölürken bile. Normal insanlar öldüklerinde (tek tanrılı inanışa göre) ruhları ve bedenleri ayrılır. oysa Andy Kaufman'ın cenaze töreni farklı bir ayrışmayı ortaya koyar: ünlüler öldüklerinde, imajları ve bedenleri birbirinden ayrılmaktadır. Kaufman'ın imajı bedeninden kurtulmuş, yansıtma perdesinde veda şarkısını söylemektedir. O andan sonra cenaze töreninin gerçekliği sorgulanamaz. Çünkü normal bir cenazenin, bir imaj açısından hiçbir anlamı yoktur.

Yoga merkezinden atılan ve kadın düşmanlığıyla suçlanan Andy Kaufman,
Yolda türk halkından küfür yiyen Erol Taş,
Seyircilerin önemli kısmının ukalâlıkla ve kendini beğenmişlikle suçladığı Okan Bayülgen...

Sözlükte kurgusal bir karakter oturtup, gerçek kişiliği sadece sözlükte yazdığı entrylerden ibaretmiş gibi değerlendirilerek yüceltilen/alaya alınan sözlük yazarı...

Tüm bu karakterlerin ardında, kurgu-gerçek karmaşasının mağduru olan gerçek bir insan varsa bile, bizim algımıza ulaşamayacağı açık. Olsa olsa, Jean Baudrillard'ın çok sevdiği ifadeyle, gerçeklikten dışlanıp yörüngeye oturtulmuştur - tıpkı Ay gibi.

11 Ocak 2008 Cuma

barack obama

Barack Obama, "siyaseti değiştireceğim" iddiasıyla dikkati çekiyor. 200 yıllık Amerikan siyasetinin, adayların birbirlerini mümkün olan her yolla yok etmeyi amaçlamalarıyla tanındığı gerçeği, Obama gibi karakterleri çok daha dikkat çekici hale getiriyor.

Obama'nın "siyaseti değiştirme" ile kastettiği şeyi aslında Türk halkı olarak çok yakından biliyoruz: rakiplerini kötülemeden, projeleri ortaya koyarak ilerlemek. bizim Türkiye'de bu iddiayı bilmemizin sebebi, AKP'nin kazandığı ilk seçimden sonra bu söylemi kullanmış olması.

AKP bu söylemle seçimi kazandı, evet, ama devamında Türkiye'de bu yöntem tutmadı. O zamandan bu zamana yapılan açıklamalar, verilen demeçler, izlenen konferanslar gözden geçirildiğinde anlaşılıyor ki, bunun en önemli nedenlerind
en biri, AKP'nin ne tabanının, ne de yöneticilerinin böyle bir anlayışı devam ettirecek soğukkanlılığa sahip olmasıydı.


Her ne kadar AKP'nin lider savaşlarından bunalmış türk siyasetine bu söylemi sokmaya çalışması akıllıca bir tanıtım yöntemi olsa da, devamsızlığa mahkûmdu. Çünkü, muhafazakâr partilerde lider önemlidir. Lidere önem verilir, çünkü muhafazakârlık, tanımı gereği, sorgulanamaz tabuları muhafaza etme üzerine kuruludur. Seçmen tarafından doğrudan yüceltilen liderden beklenen, (i) hatasızlık iddiasını koruması, (ii) ve muhafaza edilen değerleri ne uğruna olursa olsun hatasız savunmasıdır. Olur da muhafazakâr bir partinin lideri hata yaptığını kabul ederse, seçmeni haklı olarak şunu sorar: Yaptığın hareket değerlerimizi korumuyor muydu? Koruyorsa nasıl hatalı olabilir? Korumuyorsa nasıl böyle bir hareket yapabilirsin? Değerlerimize nasıl zarar verebilirsin?

Dolayısıyla, muhafazakâr bir partinin soğukkanlı siyaset yürütmesi hayli zordur. AKP her ne kadar liberal ekonomiyi savunsa, ve bu ekonomi seçeneği bazı değerleri sarsıyor gibi görünse de, AKP için vazgeçilmez olan temel, geleneksel değerlerdir. AKP bu bakımdan muhafazakârdır, ve liderinden hatasızlık bekler. Kusurluluğunu soğukkanlılıkla kabul edecek bir lider her ne kadar entelektüel çevrede takdir toplasa da, AKP tabanından, yukarıda açıkladığım sebeplerle büyük tepki görecektir.

Kısaca, muhafazakâr lider hatasızlığa mahkûmdur. Hatasızlığa mahkûm bir lider ise, rakibini suçlamadan, onunla alay etmeden, soğukkanlı bir şekilde projelerini anlatarak tabanını mutlu edemez. Recep Tayyip Erdoğan'ın, muhafazakâr bir partideki liderlikte bu kadar başarılı olması, büyük oranda buna bağlanabilir.

Barack Obama'nın tabanı ise, bu tip bir siyaseti çok daha olumlu karşılayacak bir yapıya sahip. Her şeyden önce, Barack Obama bir demokrat. Yani, muhafazakârlığın, "kutsal"ın bekçiliğinin tam karşısına denk geliyor.

Hatasız olmak zorunda değil. Cumhuriyetçilerin aksine, "ulusal değerler", "Tanrı'nın sözü" gibi şeyleri savunmuyor. Dolayısıyla "kutsalıma laf ediyorsun" tepkisini, ne kendisi için, ne de seçmeni için verme ihtiyacı hissedecek bir konumda değil. Siyasetini yürütürken yapması beklenen tek değerlendirme, karşılaştığı politikaları ülke açısından, ve tabii sponsorları açısından gözden geçirmek. Bu bakımdan, Demokrat Parti'nin tabanı, soğukkanlı politikaya, muhafazakâr bir tabandan çok daha uygun.

Dileyelim ki, Barack Obama, onu sürekli "tecrübesiz" olarak nitelendiren Hillary Clinton gibi kurt bir politikacı karşısında başarılı olsun, ve ABD Başkanı olduktan sonra da siyaset anlayışını sürdürsün. Açıkçası bunu yazarken Obama'nın Türkiye politikalarından habersiz olarak yazıyorum. Ama proje geliştirmeye odaklanmış, ve Amerikan siyasetinde Clinton çifti kadar "kaşarlanmamış" bir liderin, en azından Guantanamo gibi projeleri çok daha başarılı ve tutarlı bir şekilde değiştirebileceğine inanıyorum.

7 Ocak 2008 Pazartesi

translation is omnipresent

In any transfer of events from the way they happen to the way they are defined, i.e. from the realm of activity to the realm of interpretation, the process inevitably contains translational elements. When the eye-witness gives his/her testimony, he has the role of a translator before a foreign text. When an astronomer observes the collision of two galaxies, he needs to translate this enormous event into the calm language of astronomical terms and formulae. Even a camera is the translator that takes a vision and turns it into a 2+1 dimensional combination of colors and sounds within a frame.

Translation is an inescapable element of human cognition and existence. It happens everywhere, all the time.

4 Ocak 2008 Cuma

sigara, yasak, ve gözden kaçan detaylar

Sigara yasal mı?
Yasal.

Bağımlılık yapıcı bir madde mi?

Evet.

Zararlı mı?

Evet. hem içene, hem de çevresindekilere zararlı.

Devlet bu bağımlılık yapıcı maddenin satılmasını, satın alınmasını, bulundurulmasını vs yasaklıyor mu?

Hayır. üstüne bir de satışından deli gibi vergi alıyor.

Şimdi tüm bu yukarıdaki verileri bir araya getirdiğimizde, sigaranın yasal bir bağımlılık olarak devlet tarafından kabul edildiğini hatta bir de bunun sırtından vergi aldığını açıkça görebiliyoruz.

Dün yapılan kanun değişikliğiyle alınan kararı desteklerken akılda bulundurulması gereken püf noktası, amaçta yatıyor. Eğer amaç, sigara içmeyen insanların kapalı alanlarda rahatsız edilmesini engellemekse; pasif içicilik yoluyla sigara bağımlılığının yaygınlaşmasının önünü almaksa; kişilerin "duman altında kalmama" özgürlüğünü korumaksa...

O zaman tüm işletmelere, kapalı alanlarının en az yarısını sigara içilmeyen bölüm olarak ilan etme zorunluluğu getirilir, ve amaca ulaşılır. isteyen sigara içilen bölüme geçer, isteyen sigara içilmeyen bölüme...

Türkiye'deki kamuya açık tüm kapalı alanları denetleyebilen devlet, bunu da denetler.

Oysa çıkarılan kanunla getirilen kural şudur:

Siz, kaç yaşında olursanız olun, hangi ortamda olursanız olun, çevrenizdeki insanlar dumandan rahatsız olsa da olmasa da, bulunduğunuz yer halka açık bir kapalı alansa, biranızın ya da rakınızın yanında sigara içemezsiniz! Bir işletme sahibi olarak, sigara içmek isteyenler için özel bir oda bile oluşturamazsınız.

Bakın dikkatinizi çekiyorum, getirilen yasakla, bir işletmenin sigara içenler için özel alan oluşturma hakkı bile elinden alınıyor.

Böyle bir yasağın sigara bağımlısı insanlar üzerinde faşizm yarattığını görmek niye bu kadar zor?

Bu yasağı canla başla destekleyen, savunan kişilere şunu sormak zorundayım:
Bir gün, trafik kazalarına, arbedeye vs sebep olduğu, kişinin hem kendisine hem çevresine zarar verdiği gerekçesiyle alkol kullanımı halka açık tüm alanlarda yasaklanırsa, o gün özgürlüklerinizi neye dayanarak savunacaksınız?

Ben söyleyeyim: maalesef savunamayacaksınız.

Taşındık: Ekran Memuru