29 Nisan 2008 Salı

her yerde abd bayrağı görmek

Ben bu hisse, özellikle Independence Day ve The Last Castle filmlerini izlerken çok şiddetli şekilde kapılmıştım. Çok daha evrensel, ABD'yi sevmek zorunda olmayan insanlara da hitap edecek bir şekilde sunulabilecek iki hikâye de, ABD'nin sembollerinin kullanımı sebebiyle birer kırmızı-beyaz-mavi fetiş aracı hâline dönüşüp iticileşmişti.

Özellikle ABD'nin soğuk savaş sonrası ele geçirdiği "tek lider" konumu biz ABD dışındakilerin Amerikan propagandasından iyice sıkılmasına yol açtı. Bunun en önemli sebebi de, ABD'nin o bayrağı, Özgürlük Heykeli'ni, Beyaz Saray'ı vs. artık herhangi bir prensibin sembolü olarak kullanacak bir konumda olmaması. Soğuk Savaş sırasında ne SSCB'nin, ne de ABD'nin sembolleri sadece o ülkeleri temsil ediyordu. Bir yanda SSCB kızıl bayrağı, sarı yıldızı ve orak-çekiçle eşitlik ilkesini, ezilmişlerin iktidarını, milliyetçilikle bölünmemiş bir dünyanın vaadini öne sürerken, öbür yanda ABD, ünlü bayrağı, Özgürlük Heykeli ve Beyaz Saray'ıyla özgürlük ilkesini, seçilmişlerin iktidarını ve sınıfsal retorikle bölünmemiş bir dünyayı vaat ediyordu. Bu iki değer kümesinden ilkini tercih edenler SSCB'nin sembollerini, ikincisini tercih edenler ise ABD'nin sembollerini büyük oranda sempatiyle karşılıyorlardı.

Oysa SSCB'nin yıkılmasından sonra, oturmuş düzeninin organik bir sonucu olarak, kendini tekrar tanımlamasına yardımcı olacak kadar büyük bir tehdit arayan ABD'nin bu çabaları her seferinde sonuçsuz çıkarken, ABD'nin sembolleri de Soğuk Savaş'ta edindikleri değerleri kaybettiler.

Bu gerçeğin farkına varsa da uygulamaya geçirmekte son derece beceriksiz davranan ABD yönetimi, Soğuk Savaş'taki gibi "demokrasi" ve "özgürlük" havâriliği yapmaya çalışırken unuttu ki, şu anda dünya üzerindeki tüm sistemler öyle ya da böyle zaten demokrasiyi ve özgürlüğü anahtar kelime olarak benimsiyorlar. Dolayısıyla ABD'nin eski kimliğini revize etme denemeleri her seferinde karikatürize kalıyor, ve karşısında "koruyuculuk" iddiasında bulunamayacağı bir karşı-kutuptan yoksun ABD gittikçe iticileşiyor.

Bunun sonucunda, diğer semboller gibi Amerikan bayrağı da, dünya üzerindeki güçlü devletlerden birinin milliyetçi sembolüne, yani normal rolüne indirgeniyor. Bugün ABD'ye dışarıdan bakan bir insan, tüm ABD'nin bayraklarla kaplı olduğunu düşünecek ve bu bayrakların ABD dışında da pek çok yerde dalgalandığını haklı olarak gözlemleyecektir. Kosova bağımsızlık mücadelesi verirken sallanan ABD ve AB bayraklarına, Türkiye'den bakan bir insan doğal olarak pek anlam veremeyecektir.

Oysa tüm bunlar, geçmişteki sembolik değerini gittikçe kaybeden ABD'nin, anlamlı geçmişinin hatıralarından başka bir şey değil, ve bu bakımdan dünyanın sayısız bölgesinde hâlâ anlamlı. Şu anda bazı yerlerde ABD'ye ve sembollerine duyulan hayranlığa, Soğuk Savaş sonrası zafer sarhoşluğunun bir etkisi olarak bakabilirsiniz. Dünya "anlamlı" bir kutuplaşma üzerinde uluslar arası geometrisini yeniden oturtmadığı, ve Zizek'in tanımıyla, kumaşı mindere tutturan düğmeler böyle kopuk durduğu sürece, merak etmeyin, bu da tıpkı diğer semboller gibi "ulusal"laşacak. Zaten ABD'nin "Axis of Evil" (şer ekseni), "terörist devletler", "Coalition of the Willing" (Gönüllüler Koalisyonu) gibi adlandırmalarının ve NATO'ya yeni görev tanımı getirme denemelerinin altında, Amerikan bayrağının gerçekten Amerikan bayrağına indirgenmemesi amacı yatıyor. Bu çabalar amacına ulaşır mı ulaşmaz mı, işte onu da zamanla hep birlikte göreceğiz.

13 Nisan 2008 Pazar

markanın yaralanamazlığı


(Yörsan'a karşı başlatılan kampanya üzerine)

Siz şehrin çeşitli yerlerine Yörsan'ın işçilere yaptığı muameleyi protesto etme amaçlı ilanlar asabilirsiniz. Yine Kapitalizm'in kendi içinde yerleşik olan hız elementi gereği (1), o ilanlara bakan kişilerin aklında kalacak tek şey yine Yörsan amblemi olacaktır. Bu durumda ancak Yörsan'ın gönüllü reklamını yaptığınızla kalırsınız.

Yörsan amblemini koymazsanız, zaten kimsenin dikkatini çekemezsiniz. Üstelik söz konusu firma/ürün amblemiyle ayrılmaz bir bütün olduğundan, sadece "Yörsan" kelimesi, amblemin doğuracağı çağrışımları sağlamayacaktır.

Dikkati çekebilmek ama firmanın reklamını yapmamak için Yörsan'ın kurumsal kimliğiyle ilgisiz bir grafik çalışması yaparsanız bu sefer de kişilerin aklında kalacak tek şey o görüntü olacak, Yörsan'la bağlantı kurmak için hiçkimse çabalayamaycaktır.

Marka kimliği iyi oturmuş, Kapitalizm ile görsel kültürü birleştirmiş bir firmayı klasik reklam yöntemleriyle kalıcı ve verimli bir şekilde yaralayamazsınız. Argümanlarınız ne kadar ikna edici olursa olsun.

(1) Marshall Berman, All That Is Solid Melts Into Air.

özel alan

Sadece ailenizin üyeleriyle bir arada olabileceğiniz, istediğiniz insanlarla rahatça baş başa konuşabileceğiniz, yaptığınız yemeğin kokusunu sadece içeridekilerin alabileceği, kavgalarınızı, ayıplarınızı ve tartışmalarınızı rahatça içine gömebileceğiniz bir ev.

Bizim için standart; ahşap ev kültürü için hayâllerin ötesinde.

4 Nisan 2008 Cuma

tanrı'ya hakaret problemi

Herhangi bir dine inanan, ve buna uygun yaşayan biri için "tanrı" kavramı ve dindeki diğer kavramlar tartışılamayacak bir statüde olabilir. O dine inanan insanlar arasında bu kavramlarla ilgili yüceltici olmayan herhangi bir davranış garipsenebilir. Dindarlardan oluşan bir grup içerisinde, Tanrı'nın veya dinî değeri olduğu düşünülen belli figürlerin isimleri anılırken bile manevî bir çekince, bir korku oluşur. "Acaba bu ismi yerinde kullandım mı?" gibi bir düşünce, bu tip durumlara hakimdir. Bu bazen öyle bir noktaya varır ki, Yahudilik gibi bazı dinî inançlarda Tanrı'nın adını söylemek yasaklanır. Bazı daha az marjinal örneklerde de Tanrı'nın ve diğer kutsal figürlerin adına belirli "kutsal" kelimeler veya kelime grupları eklenir.

Bu yukarıdaki örneklerin hepsi, o dine inanan insanları bağlar. Öte yandan, bir de "tanrı" kavramını sosyal süreçlerin yarattığı diğer sayısız kavramdan biri olarak değerlendiren (Nietzsche, Engels, Marx, Durkheim gibi) veya "tanrı" kavramı yerine "kişiliği" olmayan başka bazı kavramları koyan (Descartes, Kant, Hegel gibi) insanlar da vardır. Bu düşünceye sahip olmanın şartı ünlü düşünür olmak olamayacağına göre, sıradan insanlar arasında da Tanrı'yı bu kategoride değerlendirenlerin varlığı, onların fikirleri paylaşılmasa bile, kabul edilmelidir.

Kısaca söylemek gerekirse: Tanrı'ya inanan biri, Tanrı'dan bahsetmeye bile çekinecek kadar bu kavramı dokunulmazlaştırabilir. Zaten din de aşağı yukarı böyle bir şeydir. Ama hiçbir inanan, Tanrı'ya inanmayan birinin bu çekinceyi paylaşmasını talep edemez. Herhangi bir dine inananların, şunu akıllarında tutmaları gerek: Tanrı'ya inanmayan biri için, tanrı sadece bir kavramdır. Ve bu kişi diğer kavramlardan nasıl bahsediyorsa, Tanrı'dan da o şekilde bahseder. Eğer dünya üzerinde belirli sayıda insanın saygı duyduğu her kavramı kutsallaştıracaksak, emin olun, dinle ilgili karikatürlerden ve yazılardan çok daha absürt bir şekilde yaşamaya başlarız. Ama bu absürtlüğü dile getirmek bile yasaklanır.

Toplumumuzun nüfus yapısı gereği, yukarıda anlattıklarımda "Tanrı" deyince aklınıza "Allah", "inananlar" deyince de "Müslümanlar" gelecek. İsterseniz bir önceki paragrafı tekrar okuyun. Ama bu sefer "Tanrı" deyince İbrahim Peygamber'in kırdığı "putlar" aklınıza gelsin. O zaman "tanrıya saygısızlık" kavramının ne kadar yoruma açık, ve herkesin hayatının ne kadar merkezinde olduğunu göreceksiniz.

2 Nisan 2008 Çarşamba

faust'un pazarlığı

- Ruhunu bana satar mısın, diye fısıldadı Şeytan.
- Tabii ki, dedi Faust, yeter ki beni yüz yılımın en ünlü edebî karakteri yap!

1 Nisan 2008 Salı

kaş yapayım derken...


Veba tehdidi altındaki Avrupalı zenginler hayattan mümkün olduğu kadar çok zevk almaya bakarlardı. Uzun yaşama mahkûm olan bizler, zevki olabildiğince erteliyoruz.

Sonunda öyle bir yaşa geliyoruz ki, zevk almaktansa uzun yaşamaya odaklanıyoruz.

Taşındık: Ekran Memuru