25 Haziran 2008 Çarşamba

sebepsiz düşman bulma sanatı


Şimdi hepimiz (yani futbolla ilgilenenler olarak) millî takımı hayret ve sevinçle izliyoruz ya...

Dolayısıyla, zaten genelde hassas olan millî duygular ve mağduriyet (1) müessesemiz ayakta ya...

Öyleyse, istediğimiz kadar saçmalayabiliriz.

Mesela, Norveçli bir futbol adamı "Türkiye özellikle Hırvatistan karşısında oynadığı oyunla, futbolda yeniden büyük başarılara dönüşünü ortaya koydu. ... Oslo'daki maç 1-1 bitseydi, Fatih Terimin işine son verilecekti. O zaman biz Avrupa şampiyonasına gitme şansı elde edecektik" dedi diye "Başarısız küstah Norveçli, Fatih Terim'e çirkin yakıştırmalarda bulundu" şeklinde çemkirebiliriz. (2)

Euro 2008 için konulmuş bir kuralın nasıl olup da Euro 1996'da delinebildiğini sorgulayabiliriz. (3)

Bir de bunların üstüne takımımızın bahisçiler için "yarı final maçlarında en yüksek oran veren takım" olmasıyla övünebiliriz, bu açıkça millî takımın en az şans tanınan takım olduğunu göstermiyormuş gibi. (4)

Ve bunları bir de haber diye web sitelerine koyarız.

Kim tutar bizi! Sahadaki rakip yeter mi? Yetmez. Mutlaka saha dışında düşmanlar bulmamız, uğramadığımız haksızlıkların mağduru olmamız lazım. Alışmışız bir kere. Aynen devam...


(1) "Mağdur". Deşarj Makinesi
(1) "Başarısız küstah Norveçli'ye bak". Hurriyet.com.tr
(2) "UEFA'dan çifte standart!". Haberturk.com
(3) "Dünyanın gözü bu maçta". Hurriyet.com.tr

21 Haziran 2008 Cumartesi

serbest pazar devrimciliği

"[Serbest pazarda] en altüst edici fikirler bile piyasanın bir parçası olan medya aracılığıyla kendilerini göstermek zorundadırlar. Bu fikirler dikkat çektikleri ve insanları yönlendirdikleri ölçüde piyasayı genişletecek ve sermayeye hizmet edeceklerdir."

-
Marshall Berman

19 Haziran 2008 Perşembe

diziyi bilmeden analiz yapmak

"David Hume: Henry Ian Cusick tarafından canlandırılan Desmond Hume karakteri ilk olarak bir 'inanç ve bilim adamı' olarak görünmüştü daha sonra ise "live together, die alone" (birlikte yaşar, yalnız ölürüz) sözüyle akıllarda ve gönüllerde kendine yer buldu. Desmond'ın daha önceki hayatındaki gelişmeleri izlerken birden gördük ki bu karakterin tam adı David Desmond Hume."

Lost dizisinin felsefi şifresini açıklıyoruz, Guncel.net

(Kısaca: Önce bi zahmet diziyi izleyin de, felsefi şifresine sonra kasarsınız.)

16 Haziran 2008 Pazartesi

serbest çağrışım mı, halkla ilişkiler faciası mı?

Nazi gazetesi Völkischer Beobachter (1935):
"Tek halk, tek ülke, tek lider!"



Alman Milli Takımı Euro 2008 otobüsü:
"Tek takım, tek amaç"

"sizi gelecekte işleyeceğiniz sarah marks cinayeti sebebiyle tutukluyorum"

Jandarma, tabii ki diğer tüm güvenlik kuvvetleri gibi, tanımı gereği, doğası gereği, güvenliğimizi istiyor. Hatta diyebiliriz ki, jandarma, güvenliğimizi sağlamak dışında hiçbir şey istemiyor. Çok iyi insanlar olduklarından, bizi çok sevdiklerinden değil. Raison d'être olarak başka bir şey bilmiyorlar güvenlik kuvvetleri. Nasıl ki bir hastane mikropları azaltmakla, bir reklam şirketi imajı cilalamakla kafayı bozar, güvenlik kuvvetleri de güvenliği sağlamakla ilgileniyorlar, başka bir şeyle değil. O kadar ki, farklı öncelikler arasında dengeli hesap yapamıyorlar, çünkü bunu yapacak bir yapıda değiller. Görevleri belli, ve bu yönde ilerlemeleri de çok normal. Onları dengelemek başkalarının görevi.

Jandarmanın istediği bir şey daha var ama: jandarma, güvenliğimizi sağlamak yönündeki bir türlü önleyemediği o derin isteğin yanı sıra, bir de suçu önlemek için "özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesine imkan tanınmasını" istiyor. Yeni hazırlanan, ve belirsiz istisnalarla kişisel bilgilerimizin ve iletişimimizin işlenmesine olanak sağlayan yasadaki istisnaları yetersiz bulmuş olacak ki, "özel niteliği olan kişisel veriler" ile "kişisel verilerin üçüncü kişilere aktarılması"nı da istisnalara ekletmek istiyor. (1)

Jandarma, bizi korumak için, uygun gördüğü herhangi bir insanın "iletişiminin tespit edilmesi"ni, "dinlenmesi"ni, "sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi"ni, "kayda alınması"nı, ve "teknik araçlarla izlenmesi"ni talep ediyor. Herhangi birimizin: sizin, annenizin, kız/erkek arkadaşınızın, kardeşinizin... (1)

Jandarma, bizi korumak için, bizim özel hayatımızı paramparça etmesi gerektiğini düşünüyor.

Ben öyle düşünmüyorum.

Asıl soru şu: milletvekilleri öyle düşünürlerse ne olacak? Bu da yetmezmiş gibi, kanun Anayasa Mahkemesi'ne götürülür, ve Anayasa Mahkemesi de öyle düşünürse ne olacak? Bu polis devleti yasasının çıkmasını engelleyebilecek miyiz? Sonuçta parlamenter demokrasi içinde onlar bizim temsilcilerimiz. Dedik ya, 'jandarmanın hiçbir detayı düşünmeden sürekli güvenlik yönünde talepte bulunması gayet doğal, diğer kurumlar bunu dengelemeli' diye. Peki dengelemezlerse ne olacak? Birileri AİHM'ye gitse, ve davayı kazansa bile, o arada kaydedilen tüm kişisel bilgilerle ilgili ne yapacağız?

Ne yapacaksak güzel şeyler yapalım, zira birileri bizi izliyor olacak.

(1) "Jandarmadan 'mahrem' talepler". NTVMSNBC.

15 Haziran 2008 Pazar

farklı farklı ülkeler mevcut

Bir tarafta, eşcinsel derneklerini ahlâka aykırı olduğu gerekçesiyle kapatmaya çalışan, vicdani ret isteyenlere hapis cezası veren, eşcinsel olmayı aşırı şişmanlık, fizyolojik bozukluk, zihinsel yetersizlik vs ile aynı kefeye koyan ve askere gitmemek için bir çeşit "çürüklük" sayan, aynı zamanda bir de "kanıtlanmasını" isteyen bir ülke.

Diğer tarafta eşcinsel askerlerinin geleneksel eşcinsel yürüyüşüne üniformalarıyla katılmalarına izin veren bir ülke.

- Bizi Avrupa Birliği'nde neden görmek istemiyorlar?
- Çünkü Müslümanız. Yoksa onun dışında hiçbir eksiğimiz yok.

Hadi canım!

13 Haziran 2008 Cuma

information is good but...

"Remember, information is not knowledge;
knowledge is not wisdom;
wisdom is not truth;
truth is not beauty;
beauty is not love;
love is not music;
and music is the best.
"

- Frank Zappa

modern ixiptlalar 2

Modern Ixiptlalar başlıklı yazıya Sonbuyukmarka.com'da yorum yazan Akif Tek'in sorusu çok güzel bir soru bence: Modern ixiptla, Tanrı'nın yansıması olduğuna kendisi de inandı mı? Ve inanıp inanmaması onun kaderini etkileyebiliyor mu? Yani kendisi öyle görmese de, hayranları onu tanrılaştırdığında, bu yeterli mi?

Bana sorarsanız, yeterli. Toplum tarafından ixiptla olarak seçilen bir kişi, kendi kontrolü dışındaki medya organları aracılığıyla artık ikili bir varlığa kavuşmuştur: Fiziksel vücudunun yanısıra, bir de imajı vardır. Hatta diyebiliriz ki, bir ixiptla olarak varlığı aslında "vücut" kısmından çok "imaj" kısmıdır. Fiziksel vücudunun hareketleri, imajını şüphesiz etkiler. Ama bu etkiyi ne kadar kontrol edebilir, işte orası tam bir soru işareti. Yani hareketleriyle imajını etkilemeye çalışabilir, bunda başarılı da olabilir, ama bu imajı üzerindeki kontrolünü garanti eder mi? Kesinlikle hayır.

İmajını yerle bir etmek için yapacağı hareketler bile, sadece imajının şekil değiştirmesine sebep olur. Ixiptla, yok olmak bir yana, yeni bir varlık kazanır ve sırf bu yüzden yeniden haberlerde yer alabilir. Saçlarını kazıtırsa, bu Britney Spears'ın imajını ortadan kaldırmaz, sadece Britney Spears'ın imajı artık daha "dengesiz" yeni bir imaja dönüşür. İntihar ederse, bu Kurt Cobain'in imajını yok etmez. Ne olursa olsun imaj, medya döngüsünden kurtulamaz. Kurtulduğu zamanlar vardır, ama bunun nasıl gerçekleştiği çok daha karmaşık bir mekanizmanın sonucu gibi görünüyor.

Dolayısıyla burada, yazının üzerinden bir yıldan fazla geçtikten sonra bir düzeltme yapmalıyım: ixiptla, imajın ta kendisi olduğu için, ama insan olmadığı için, ruhsal çöküntü yaşayamaz, ölemez, vs. Fakat bağlantılı olduğu vücut, imajın bunları yaşadığı görüntüsünü oluşturabilir. Ne var ki, tıpkı antik kültürlerde olduğu gibi, Tanrı'ya kurban edilen kişinin vücudu yok olsa bile imajı, sonsuz döngüye karışır ve halka mâl olur.

Bir diğer mantıklı soru da, gözünün önünde yok oluşunu izlediği bir ixiptlaya insanlar neden özensin?

Aslında bunun açıklaması çok da karmaşık değil: ixiptlalar birer insandan çok birer imaj olduklarından, ve insandan üstün bazı özelliklere sahip olduklarından (ölümsüzlük, şekil değiştirebilme, aynı anda birden çok yerde bulunabilme, vs), insanların ixiptla olmaya özenmesi bence çok normal. Ünlü olmanın ölümsüzlükle eş tutulması bu bakımdan, biraz yanıltıcı olsa da, aynı zamanda çok da mantıklı.

modern ixiptlalar

20 Mart 2007 tarihli Bilkent News'ta yayınlanan köşe yazısının çevirisi. Bu çeviri, aynı zamanda, 29 Mart 2007'de Sonbuyukmarka.com'da yayınlandı ve yorumlandı.

Ixiptlalar, Orta Amerikalı Aztek Uygarlığı’ndaki Tezcatlipoca kültünün merkezini oluştururlardı. Her yıl, Tezcatlipoca festivalinden hemen sonra, yakışıklı ve kültürlü bir genç, tanrı Tezcatlipoca’nın yer yüzündeki görüntüsü olarak seçilirdi. Bir yıl boyunca bu genç (ixiptla) büyük bir saygı görür; 4 karısı, 8 hizmetçisi olur ve en değerli mücevherler hizmetine sunulurdu. Bir yıllık ihtişamdan sonra tekrar Tezcatlipoca festivali gelir ve genç, rahipler tarafından kurban edilirdi. Çünkü Tezcatlipoca gece, kuzey, toprak, obsidyen, husumet, anlaşmazlık, yöneticilik, kutsallık, baştan çıkarma, büyü, güzellik, savaş ve nifak tanrısıydı.

Hepimiz Britney Spears’ı er ya da geç bir trajedi içinde görmek istedik. Bu isteğimiz artık gerçekleşti. Görev tamamlandı.

Hepimiz onun kurban edildiğini görmek istedik, çünkü bir pop ikonu olarak onun işlevi buydu. Tehdit söz konusuyken hayatta kalmaya tapılır. Tüm risklerden kurtulduğunuz zaman, facialar ve trajediler istenir.

İki basit formül:
Ne kadar güvende hissederseniz (bu biz oluyoruz), trajedileri o kadar çok arzularsınız.
Ve ne kadar çok yükselirseniz (bu da Britney oluyor), düşüşünüz o kadar çok arzulanır.

Tüm dış tehditlerin diskalifiye edildiği bir sosyal mekanizmada ya kendi riskinizi yaratırsınız, ya da başkalarının başarısızlıklarını izlemek istersiniz. Hayatınızı iyi korunmuş sokakların, iyice kilitlenmiş kapıların ve düzgün inşa edilmiş apartmanların güvenliğinde yaşamaya mahkûm olduğunuz için, ya yok yere bir dağa tırmanırsınız, ya da yok yere bir dağa tırmanırken yaralananlarla/ölenlerle ilgili haberleri izlersiniz. O ya da bu şekilde, insan kurban etme çemberine katkıda bulunursunuz.

Popüler kültür tarihi, aslında uzun bir insan kurban etme listesidir. Sistem basittir: biri çıkar ve izleyicilere müzikal, sinematik veya siyasi yeteneğini kanıtlar. Kişi popülerleştikçe, ixiptlanınkine benzer bir hayat süren bir ünlü hâline gelir. Zamanı geldiğinde, modern ixiptla ya ölerek(1), ya çöküntüye uğrayarak(2), ya da bir ibret oluşturarak(3) görevini yerine getirir. Eğer ünlü kendini bir şekilde kurban etmezse, izleyiciler onu kısaca görmezden gelerek gerekli trajediyi yaratırlar.
Bugün, ünlüleri ve politikacıları yücelten biziz. Bu yüzden de, kurban edilmelerini izlemek istiyoruz; ve bunu hak ediyoruz. Bu bakımdan, festival geldiğinde iyi bir kurban olmaları amacıyla seçilmiş ixiptlalardan hiçbir farkları yok.

Eğer insanlar size tapınmaya ve sizi yüceltmeye başlarlarsa, kurban edilirken izlenmek kaderinizdir. Görünen o ki bu kural hep işliyor, kim olursanız olun –ister bir Aztek genci, ister Nasıralı İsa, ister Los Angeles’li Britney Spears.


(1) Kurt Cobain (uyuşturucu), Marilyn Monroe (yüksek dozda yatıştırıcı), John Lennon (eli silahlı bir hayran).
(2) Bu konuda aklımıza hemen iyi bir örnek gelmemesi aslında çok anlamlı, çünkü aklımıza gelecek örnek ne kadar iyi bir örnekse, o kadar unutulmuş olması gerekir.
(3) Michael Jackson (pedofili), Elvis Presley (uyuşturucu bağımlılığı ve şişmanlık), Mickey Rourke (alkol bağımlılığı), ve son olarak Britney Spears (sinirsel çöküntü).

türkçe kelime karşılığı önerileri

DeMaDiK (Deşarj Makinesi Dil Komisyonu)'nun Türk diline ve TDK'ya inanılmaz kıyağı. Yabancı kaynaklı bazı kelimelerin Türkiye'de kullanılan (ya da kullanılması istenen) anlamlarına uygun karşılıkları. Hem de DM geleneklerine uygun olarak, her kesimi ayrı ayrı rahatsız edecek, görmezden gelinirse mutluluk getirecek içeriğiyle.

gazeteci (1. anlam): duyyaz.
gazeteci (2. anlam): yazöl.
Alevi: Müslüman.
cemevi: cami.
misyoner: görkes.
Humeyni: Görsev (1).
peruk: öğrenci kimliği.
sigara: çıkiç.
vicdani ret: gıcıklık.
vicdani retçi (sokakta konuşursa): gıcık.
vicdani retçi (basın toplantısı yaparsa): hapis.
parti (laiklikten oy toplarsa): parti.
parti (türbandan oy toplarsa): transformer; autobot.
parti (Kürtler'den oy toplarsa): transformer; decepticon.
emekli general: dernek başkanı.

Komisyonumuz, eski dilde "gazeteci", "vicdanî retçi" ve "parti" olarak tabir edilen kavramların, foksiyonlarına göre ayrıştırılmasına karar vermiştir. Yeni karşılıklarına bakıldığında ne zaman hangi yeni karşılıklarının kullanılacağı kolaylıkla anlaşılabilir. Böylece kavram kargaşasının da önüne geçilebileceğine inancımız tamdır.

(1) Bu durumda Kerem Görsev'le ilgili bir karışıklık oluyor, evet. Ama tutarlılık açısından buna mecburuz.

wordpress açıldı

Ülkemizin karşısındaki en ciddi tehditlerden biri olduğu için yasaklanan Wordpress.com sessiz sedasız açılmış. Ben hâlâ yasaklı sanırken Yonca uyandırdı.

Darısı YouTube ve Geocities'in başına.

Hahaha! Sanki açılanlar tekrar yasaklanmayacakmış gibi...

11 Haziran 2008 Çarşamba

edward said çizgi film izlerken

"Oh I come from a land, from a faraway place
Where the caravan camels roam
Where they cut off your ear
If they don't like your face
It's barbaric, but hey, it's home..."

Arabian Nights - Aladdin Soundtrack

hiç koskoca führer geğirir mi canım? [7. saniye]

ya olduğun gibi görün(emezsen?)


"Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" sözünün iki yüzeyi vardır: oluş ve görünüş. Bu iki yüzey, sırasıyla, kişinin kendi kendini içeriden izlemesini, ve kişinin kendini başkalarının gözünden izlemesini sembolize eder. Oluş, "ben nasıl (ne tür) bir insanım?" sorusuna cevap verildiği, görünüş ise "dışarıdan nasıl görünüyorum?" sorusunun cevaplandırıldığı yüzeydir.

Yukarıdaki sözün yaptığı gibi, bu iki yüzey arasında bir denklik talep etmek, yani insanın oluşu ve görünüşünün paralel olması gerektiğini söylemek, "kendine başkalarının bakacağı gibi bak, onların kullanacağı kriterleri kullan" demekle aynı şeydir. Çünkü tam tersi, yani "başkaları sana, senin kendine baktığın gibi baksınlar," çok anlamsız (gerçekleştirilemez) bir tavsiye olurdu.

"Kendini dışarıdan izle, ve diğerlerinin gözünden değerlendir." İşte Mevlana'nın yere göğe sığdırılamayan sözünün ilk mesajı.

Ayrıca bu sözde verilen bir diğer temel mesaj da şudur: "Her oluşa uygun farklı bir görünüş vardır." Çünkü, eğer kendimizi içeriden izlediğimizde belirlediğimiz oluşu, dışarı yansıtabileceğimiz belirli bir görünüş mevcut değilse, görünüşler ve oluşlar arasındaki ilişki muğlaksa, o zaman kişi olduğu gibi görünemez. "...gibi" denilebilmesi için, doğrudan bir ilişki kurulabilmelidir.

"Kendini dışarıdan izle, diğerleri gibi değerlendir, ve içinde bulunduğun oluşla benimsediğin görünüş uygun olsun. Çünkü her oluş, uyumlu bir görünüşe sahiptir. Kişiliklerin ve imajların doğrudan bağlanabilir etiketleri vardır." İşte Mevlana'nın bize söyledikleri...

Şerif Hoca, aylardır herkesin diline dolanan mahalle baskısı terimiyle ne kastettiğini açıklarken toplumumuzun birbirini izleyerek, kendini göz/görünüş üzerinden kurduğunu söylemişti(1). Bu mesele, Cumhuriyet'in kuruluşundan çok daha gerilere, geçmiş yüzyıllara gidiyor olabilir mi?


(1) Mardin, Şerif. Mahalle Baskısı: Ne Demek İstedim?

yasak

Eğer amaç, müstehcenliğin olmadığı bir dünya yaratmaksa,
"savaş" baştan kaybedilmiş demektir.

Çizgi her zaman vardır.
Çizgi ötesinin imâsı erotizm,
çizginin biraz geçilmesi müstehcenlik,
çizgi ötesindekinin temel nesne olması ise pornografidir.

Çizgiyi nerede çekerseniz çekin, bu değişmeyecektir.

inanılırlık derecesi

Antik Yunan kadınları,
eşleri uzun bir yolculuğa çıktığında arkasından ağladıklarını kanıtlamak için,
gözyaşlarını gözyaşı şişesinde biriktirirlermiş.

Aynı erkekler Homeros'un her söylediğine inanmışlar ama.

Demek ki bu adamları tek gözlü devlere inandırmak,
arkalarından kadınların gözyaşı döktüğüne inandırmaktan daha kolaymış.

eğlencelik

10 Haziran 2008 Salı

elalemin derdi

"Önce sosyalistleri götürdüler,
sesimi çıkarmadım çünkü sosyalist değildim.

Sonra sendikacıları götürdüler,
sesimi çıkarmadım çünkü sendikacı değildim.

Sonra yahudileri götürdüler,
sesimi çıkarmadım çünkü yahudi değildim.

Sonra beni götürmeye geldiler,
benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı."

- Martin Niemoeller

8 Haziran 2008 Pazar

"ben buraya hiç gelmedim ki"

Düzen saplantısı,
dünyaya gelmiş olmanın travmasını tersine çevirme çabasıdır.
Tıpkı hiç var olmamış gibi.
O masanın düzenini, o örtülerin ütüsünü hiç bozmamış,
çünkü zaten hiç yaşamamış gibi.

7 Haziran 2008 Cumartesi

sınav salonunda turlarken

[Bir sınav gözetmeni sıkıntıdan neler düşünür?]

Tamamı aynı yöne bakan bir toplulukla "bakış/göz" açısından kaç farklı şekilde bağlantıya geçebilirsiniz?

1) Öncü:
Onların en önünde, grup üyeleriyle aynı yöne bakarsınız. Topluluğu göremezsiniz, gruptaki herkes sizi ve ne yaptığınızı görür.

2) Eleman:
Grubun içinde, diğerlerinin baktığı yöne bakarsınız. Bir kısmını görürsünüz, kendi çevrenizdekilerden hiçbir farkınız yoktur.

3) Takipçi:
Onların en ardında, aynı yöne bakarsınız. Tüm grubu görür, izlersiniz. Varlığınızdan haberleri bile olmaz.

4) Gözlemci:
Grubun dışında durup, gruba bakarsınız. Bakış açılarını değiştirmedikleri sürece sizi göremezler, siz onları görürsünüz.

5)
Gözcü: En önde durup, gruba bakarsınız. Birbirinizi görürsünüz, ama birbirinizin ne gördüğünü bilemezsiniz.

6) Aykırı:
Onların arasında durur, ama ters yöne bakarsınız. Ne gördüklerini göremezsiniz, grubun bir kısmını da göremezsiniz.

7) Yabancı:
Grubun ardında veya dışında, grup haricinde bir yöne bakarsınız. Grupla hiçbir ilginiz yoktur.

Bu yukarıdaki liste her türlü alegoriye açık. Ben gözlemi yaptım, dileyen dilediği gibi kullansın.

5 Haziran 2008 Perşembe

insanı yaşatmadan devleti yaşatmak

Ülkemizdeki siyasi tabloda, pekçok farklı görüş temsil ediliyor. En son seçimlerden sonra Meclis’e girme hakkını (barajı aşarak ya da barajın çevresinden dolanarak) kazanan partilere baktığınızda, tablonun aslında aşağı yukarı bir denge taşıdığını görebiliyorsunuz.

Denge derken bahsettiğim, o klasikleşmiş sağ-sol ayrımı konusunda değil şüphesiz. Türkiye’de seçim sonuçları bakımından bir sağ-sol dengesi olmadığı genel kabul gören fikirdir, ve ilk çok partili seçimimizden bu yana açıkça gözlemlenebilir. Mesela, eğer çağımızın önde gelen Türk büyüklerinden Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığını demokrasimiz için bir milat olarak kabul edecek olursak (ki en azından mevcut partilerin hepsinin kapatılması ve Türk siyasetinin sıfır noktasına geri gönderilmesi bakımından kesin bir milattır), sol olduğu kabul edilen partilerin 1987’deki %33,27’lik SHP-DSP toplamını bir daha asla yakalayamadığını görürüz.

Sağ-sol bakımdan bir denge olmadığı açık olsa da, Meclis’e girme hakkı kazanan partilerin dağılımında belirli bir denge var gibi. Eğer basit şekilde ifade edecek olursak, şunu söylemek güç değil: Türkiye’de herhangi bir konuda zarar görebilecek çoğu kesim adına tepki gösterecek, ve eğer bir haksızlık olduğu düşünülüyorsa bu haksızlığın giderilmesi için canını dişine takacak partiler mevcut. Zaten parlamenter demokraside görülmesi gereken tablo da genel anlamda budur (1)(2).

Türk siyasi arenasında ne ulusal kimliğimiz, ne Sünnilik, ne Alevilik, ne Kürtlük, ne laiklik, ne iş çevreleri, ne AB yanlıları, ne de buna benzer diğer geniş kapsamlı öğelerden hiçbiri savunmasız kalmaz. Hepsinin kapısını çalacağı en azından bir parti vardır, ve bu partilerin koruması altında, bireyler ancak bu kimliklerini ön plana çıkararak kendilerini güçlü hissedebilirler.

Peki tüm bu sorunlar karşısında bu kesimlerden herhangi birini savunacak en azından bir parti mevcutsa, ve bu parlamenter demokrasinin sağlıklı bir sonucuysa, demokrasiyle ilgili bir diğer önemli soruya da verecek cevabımız olmalı: Bu kimlikler yerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını öne çıkartmak isteyen, ve kişisel hakları ihlâl edilmiş bireyin kapısını çalacağı, “bizden misin, onlardan mı?” diye sorulmadan derdini anlatabileceği bir parti var mı?

Örneğin, hani olmaz ya, emniyet ve güvenlik güçleri, otoriter rejimler dışında dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş şekilde telefonlarınızı dinlemeye, İnternet erişiminizi denetlemeye kalksa,

Dünyadan kopmuş diktatörlükler hariç tüm dünyadan ulaşılabilen İnternet siteleri, yerel gazete toplatır gibi, ve sadece suçluyu değil, ilgisiz insanları da mağdur edecek şekilde erişime kapatılsa,

Çocuğunuzun yıllardır hazırlandığı sınavda çıkan hatalı sorular konusunda hiçbir yetkili size ve çocuğunuza hesap verme zorunluluğu hissetmese,

Azerbaycan ve Türkiye dışında bütün Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde kabul edilmiş bir hakkı talep eden kişi 5 yıl hapis cezası alsa,

Ya da yukarıdaki örnekler gibi, herhangi bir dinî, siyasî, etnik, ekonomik toplulukla ilgisi olmayan, sadece bireyi ilgilendiren, ve bireyin birey olarak varlığını tehdit eden başka herhangi bir sorun ortaya çıksa mevcut partilerden hangisi o bireyi koruma zahmetine girer?

Kendilerini özdeşleştirdikleri gruplardan birine mensup olmayan herhangi bir birey için, sırf birey olduğu ve “kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere” sahip olduğu için, Türk siyasetindeki partilerden herhangi biri siyaset geliştirir mi? Bunu, genel bir yaklaşım olarak benimser mi?

Türkiye’de, seçimle iş başına gelmiş bir Başbakan’ın idamını da, 16 yaşında bir çocuğun idamını da acıyla hatırlayabilecek;

Hrant Dink’in ölümünü de, Gün Sazak’ın ölümünü de hafifletici sebepler ardına sığınmadan kınayabilecek;

Başbağlar Katliamı’na da, Sivas Katliamı’na da “terör” diyebilecek;

Giyimine karışıldığında kapalı genç kızı, oruç tutmadı diye dövüldüğünde ateist genci savunabilecek;

Hem başörtülü olduğu için otele giremeyen kadının hakkını, hem o otelde bikini giyen kadının hakkını vurgulayabilecek;

Bir parti var mı?

Şeyh Edebalî’nin, yüzlerce yıl yaşayacak bir devleti kuran tavsiyesinde Osman Bey’e “Ey Oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın!” demesinin üzerinden 7 yüzyıldan fazla geçmiş olsa da akla gelen cevap maalesef “evet” değil.

“Birini savunan, öbürünü niye savunsun?” demek gayet kolay. Oysa yukarıdakilerin her biri, karşılaştıkları haksızlık ne olursa olsun birer birey. Nasıl ki, uluslar arası arenada sık sık söylendiği gibi “benim teröristim, senin teröristin” denilemezse, “benim bireyim, senin bireyin” de denilemez. Ayrıca bireyin haklarını savunmak yargıya da bırakılamaz. Çünkü yargının karar vermek için dayanacağı yasaları siyaset yapar. Bir ülkede siyaset bireyi korumuyorsa, kısa süre sonra bireyi koruyacak yasaları da ortadan kaldırmasını bilir.

İşte bu yüzden, her ne kadar defalarca farklı yazarlar ve siyasal aktörler tarafından Türkiye’nin mantıklı muhalefet yapabilecek ve iktidar şansı arayacak gerçek bir “sosyal demokrat” partiye ihtiyaç duyduğu söylenmiş olsa da, altı çizilmesi gereken bir diğer gerçek de, toplumsal haklar bir yana, bireysel hakların da mevcut siyasi tablo içinde savunmasız olduğudur. Eğer mevcut partiler bunu göz önüne alacak bakış açısına sahip değilse bunun iki muhtemel açıklaması olabilir:

Ya talep vardır, ama mevcut partiler tarafından değerlendirilmemektedir. Bu durumda çözüm gayet kolaydır: ekonomik liberalizmin sıklıkla savunulduğu ülkemizde politik liberalizmi savunabilecek, Liberal Demokrat Parti’nin “ofsaytı kaldırma” vaadinden daha ciddi konularla ilgilenen bir parti kurulur.

Ya da Türk insanı hâlâ siyasî, dinî ve etnik kimliğinden bağımsız birey olarak değerli olduğunun farkına varamamıştır, ve bu yönde bir talebi de yoktur. Bu durumda daha uzun yıllar Türk insanı, ancak bir grubun içine, bir kimliğin ardına, bir liderin çatısına, bir sloganın basitliğine saklandığı zaman kendini değerli görmeye devam edecek demektir.

---

(1) Duverger, Maurice. Electoral Laws and Their Political Consequences (Seçim Kanunları ve Siyasi Etkileri) içinde “Duverger’s Law: Forty Years Later” (“Kırk Yıl Sonra Duverger Yasası”). New York: Agathon Press, 1986. Sayfa 70.
(2) Powell, Bingham G. Elections as Instruments of Democracy. New Haven: Yale University Press, 2000. Sayfa 10.

4 Haziran 2008 Çarşamba

geocities yasaklanınca biz de yasaklanmış sayıldık

3 yıl Bilkent News'ta kendi çapımda köşe yazıları yazdım. Bu yazılardan en çok keyif alan (ve zorla okuttuklarım dışında büyük ihtimal düzenli olarak tek okuyan) bendim. Köşe olayından daha çok keyif alayım diye Geocities'de bir sayfa düzenledim, yazıların hepsinin orijinallerine linkler koydum, çoğunu da Türkçe'ye çevirdim, çevirileri de oraya koydum. Gayet güzel, düzenli, bence kullanışlı bir sayfa oldu.

Sonuç? An itibariyle Geocities'e erişim engellenmiş durumda. Ne sayfamı görebiliyorum, ne de düzenleyebiliyorum. Sebep? Bilmiyorum. Beni de ilgilendirmiyor aslında. Geocities'de sayfası olan başka birileri suç kapsamında bir içerikle yayın yapmıştır vs vs vs.

Ama bildiğim bir şey var: sayısız insanın birbirinden habersiz paylaşım için kullandığı, ve Alexa.com listesine göre hepsi dünyanın en çok ziyaret edilen 100 sitesinden üçü olan YouTube, Geocities ve WordPress gibi sitelere erişimin engellenmesi kadar büyük geri kalmışlık işareti, büyük rezalet olamaz.

Böyle bir konuda "ben demiştim" diye sevinmek olur mu bilmem. "Korktuğum başıma geldi," biraz daha uygun kaçıyor sanki. Bir süredir yasaklar rutinleşti. Devlet gerçekten de, yerel gazeteleri toplatır gibi internet sitelerini patır patır yasaklıyor. İnternet'in nasıl işlediği, Geocities'de yasaklamaya çalıştıkları sayfa ile diğer sayfaların ne kadar alakasız olduğu konusunda eminim ki bu sansürcülerin hiçbir fikirleri yok. Fikirleri varsa iki ihtimal söz konusu:
ya müthiş işlevsiz bir cezalandırma sistemi yürüttüklerinin umarım farkında değiller, kendi çaplarında görevlerini yapmaya çalışıyorlar;
ya da farkındalar, ama umurlarında bile değil. iz. biz.

Daha önce "İnternet'i en iyi kullanan, onu en yaratıcı kullanandır." demiştim. Devletimizin İnternet kullanma anlayışı da Facebook'tan asker kaçaklarını yakalamakla (1), MSN'den kız nickiyle çete çökertmekten (2) ibaret gibi görünüyor. Yaratıcılıksa yaratıcılık... Bir yerlerde eksiklik var ama çıkaramadım.

Blogspot da alakasız birileri yüzünden tamamen yasaklanmadan önce tadını çıkarsak bari. Google da yasaklanır mı? Ne de olsa oradan da Atatürk'e hakaret içeren sitelere ulaşılabiliyor. YouTube'u veya Geocities'i yasaklamaktan daha mı mantıksız dersiniz? Sanmam. Daha mı zor? Şimdilik evet. Ama bu memleket şu kadar zamanda YouTube yasağını içine sindirdiyse, biraz zorlayıp Google yasağını da sindirir, sorun olmaz. Kalender milletiz biz. Sakıncalı videolar yayınlanıyorsa, İnternet'ten bile vazgeçeriz.

----

(1) "Facebook'tan Kışlaya"
(2) "İzmir Güzeli Çete Çökertti"

barack obama'nın zafer konuşması

Kasım 2008 seçimlerinde Demokrat Parti'nin başkan adayı olmaya hak kazanan Barack Obama'nın zafer konuşması. Türkiye'de böyle bir konuşmanın gerçekten seçilme şansı olan birilerinden gelmesini daha uzun süre beklemediğimden, en azından bunu tercüme edeyim dedim. Tercüme hataları tamamen bana aittir.


"54 zorlu mücadeleden sonra bu gece, ön seçimler sonunda tamamlandı.

Springfield, Illinois'teki Old State Capitol'un basamaklarında hep beraber ilk defa duruşumuzdan bu yana 16 ay geçti. Binlerce mil yol kat ettik. Ve sizin kararınız doğrultusunda - Washington'a değişimi taşımaya karar verdiğiniz için; bu yılın diğerlerinden farklı olması gerektiğine inandığınız için; şüpheleriniz ve korkularınız yerine umutlarınıza ve özlemlerinize kulak verdiğiniz için, bu gece tarihi bir yolculuğu tamamlıyor, ve bir başka tarihi yolculuğa - Amerika'ya yeni ve daha güzel bir gün getirecek olan bir yolculuğa başlıyoruz. Bu gece, karşınızda durup, Birleşik Devletler Başkanlığı için Demokrat Parti'den adaylığımı açıklayabiliyorum.

Kampanyamız boyunca -iyi ve kötü günlerde; karlı Cedar Rapids'den, güneşli Sioux Şelaleleri'ne kadar- yanımızda olan her bir Amerikalı'ya teşekkür etmek istiyorum. Ve bu gece, benimle birlikte aday olarak bu yolculuğa çıkanlara da teşekkür etmek istiyorum.

Ulusumuz için kritik önem taşıyan bu anda, partimizin şimdiye kadarki en yetenekli ve nitelikli başkan adayı listelerinden birini ortaya koymuş olmasından gurur duymalıyız. Onlarla sadece rakiplerim olarak mücadele etmedim. Dostlarım, kamu görevlileri, ve Amerika'yı seven ve bu ülkeyi daha iyi bir yer haline getirmek için durmadan çalışmaya gönüllü vatanseverler olarak onlardan çok şey öğrendim. Onlar bu partinin liderleridir, ve Amerika gelecek yıllarda sık sık onlara ihtiyaç duyacaktır.

Bu söylediklerim, özellikle bu yolculukta diğerlerinden çok daha fazla yol kat eden aday için geçerli. Senatör Hillary Clinton bu kampanya boyunca tarih yazdı. Sebebi sadece başka hiçbir kadının yapmadıklarını yapan bir kadın olması değil, aynı zamanda milyonlarca Amerikalı'ya gücüyle, cesaretiyle ve bizi bu gece buraya getiren amaçlara adanmışlığıyla ilham veren bir lider olması.

Son on altı ay boyunca farklarımızı ortaya koyduk. Ama onunla pek çok kez bir arada yer almış biri olarak söyleyebilirim ki Hillary Clinton'ı sabahları en zor zamanlarda bile uykusundan uyandıran şey, aynı zamanda onu Bill Clinton'la beraber yıllar önce Teksas'ta ilk kampanyayı başlatmaya, Children's Defense Fund'da çalışmaya, sağlık sigortası konusunda first lady olarak mücadele vermeye, Birleşik Devletler Senatosu'nda yer almaya ve başkanlık için sınır tanımayan bir kampanya yürütmeye yönlendiren şeydir: Ne kadar zor olursa olsun, sıradan Amerikalılar'ın yaşamlarını iyileştirmek için boyun eğmek bilmeyen bir arzu. Ve emin olun ki, sonunda bu ülkede sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması kavgamızı kazandığımızda, o da bu zaferin tam ortasında olacak. Enerji politikamızı dönüştürüp çocuklarımızı yokluktan kurtardığımızda, bu onun yardımları sayesinde olacak. Partimiz ve ülkemiz onun sayesinde daha iyi durumda, ve ben, Hillary Rodham Clinton'la rekabet etme şerefine sahip olduğum için artık daha iyi bir adayım.

Bu ön seçimin bizi zayıflattığını ve böldüğünü söyleyenler var. Diyebilirim ki bu yarış sayesinde milyonlarca Amerikalı ilk defa oy kullandı. Bu seçimin sadece Washington'da görev yapacak partiyle ilgili olmadığını, aynı zamanda Washington'ı değiştirme ihtiyacıyla ilgili olduğunu anlayan pek çok bağımsız ve Cumhuriyetçi var. Rekorlar kıracak ve bir ulusa ilham verecek kadar çok sayıda oy kullanan gençler, Afrikalı-Amerikalılar, ve Latinler, ve her yaştan kadın var.


Hepiniz derinden inanabileceğiniz bir adayı desteklemeyi seçtiniz. Ama günün sonunda, biz, sizin sesinizi duyurmak için bloklarca uzunluktaki kuyruklarda sıra beklemenizin asıl sebebi değiliz. Bunu ne benim için, ne Senatör Clinton için, ne de bir başkası için yaptınız. Bunu yaptınız, çünkü bir nesli tanımlayacak böyle bir anda, yapageldiğimiz şeylere devam edemeyeceğimizi yürekten hissettiniz. Çocuklarımıza daha iyi bir gelecek borçluyuz. Ülkemize daha iyi bir gelecek borçluyuz. Ve o geleceği hayal eden herkese sesleniyorum: gelin, beraber çalışalım. Amerika için yeni bir yol çizmek için gelin güçlerimizi birleştirelim.


Birkaç kısa ay içinde, Cumhuriyetçi Parti St. Paul'de çok daha farklı gündem maddeleriyle ortaya çıkacak. Buraya gelecek, ve bu ülkeye kahramanca hizmet etmiş bir adamı, John McCain'i başkan adayı olarak ilan edecekler. McCain'in ülkeye hizmetine ve çok sayıdaki başarılarına değer veriyorum -o benimkileri reddetmeyi seçse de. Onunla farklarımız kişilikle ilgili değil, onun bu kampanya boyunca öne sürdüğü politikalarla ilgili.

Çünkü John McCain geçmişte partisinden bağımsız hareket ettiğini haklı olarak iddia etse de, başkanlık kampanyasına damgasını vuran pek de böyle bir bağımsızlık değildi.



John McCain tıpkı geçen yıl Senato'da yaptığı gibi zamanının yüzde 95'ini George Bush ile geçirdiğinde, bu değişim değildir.

Değişim, McCain'in yaptığı gibi Bush'un iyi işler yaratamayan, işçileri koruyamayan, Amerikalıların aşırı yüksek üniversite fiyatlarını karşılamasını sağlayamayan, ortalama Amerikan ailesinin reel gelirini düşüren, Wall Street ile Main Street arasındaki uçurumu büyüten ve çocuklarımıza bir borç dağı bırakan ekonomi politikalarını dört yıl daha sürdürmeyi vaat
etmek değildir.

Değişim, McCain'in yaptığı gibi Irak'ta tüm çabayı, Iraklı politikacılar yerine üniformalı erkeklerimizden ve kadınlarımızdan bekleyen, Irak'ta kalmak için bahaneler arayan, Amerikalılar'ın güvenliğine hiçbir katkısı olmayan bir savaşı devam ettirmek uğruna milyarlarca dolar harcayan politikaları devam ettireceğini söylemek değildir.

Şunu söylüyorum: John McCain'in, George Bush politikalarını aynen kabullenmesini çift-partili ve yeni diye lanse etmesi pek çok şekilde tanımlanabilir. Ama değişim bunlardan biri değildir.

Değişim, asla başlatılmaması ve yürütülmemesi gereken bir savaşla başlamayan ve böyle bir savaşla bitmeyen bir dış politikadır. Burada dikilip, Irak konusunda önümüzde iyi seçenekler varmış gibi davranacak değilim. Ama askerlerimizin o ülkede yüz yıl daha kalması gibi bir seçeneğimiz yoktur -özellikle de ordumuzun fazla yayıldığı, ulusumuzun dünyanın geri
kalanından koptuğu, ve Amerika'ya yönelik hemen hemen bütün diğer tehditlerin görmezden gelindiği bir zamanda.

Irak'a girerken ne kadar dikkatsiz davrandıysak, Irak'ı terk ederken de o kadar dikkatli olmalıyız -ama kesinlikle terk etmeye başlamalıyız. Iraklıların kendi geleceklerinin sorumluluğunu üstlenmelerinin vakti gelmiştir. Ordumuzu yeniden kurmanın ve eve dönen gazilerimize ihtiyaç duydukları ilgiyi ve hak ettikleri avantajları sağlamanın vakti gelmiştir. Dikkatimizi El Kaide liderlerine ve Afganistan'a yöneltmenin, ve dünyanın dikkatini 21. Yüzyıl'ın genel tehlikelerine -terörizm ve nükleer silahlara; iklim değişikliği ve yoksulluğa; soykırım ve hastalıklara- çevirmenin vakti gelmiştir. Değişim budur.

Değişim, günümüzün tehditlerini sadece silahlarla değil, Birleşik Devletler Başkanı'nın, hiçbir küçük diktatörün, Amerika'nın yerini ve duruşunu öğrenmesinden korkmadığı, sert ve doğrudan bir diplomasiyle de karşılamanın gereğini anlamaktır. Tekrar özgür dünyanın liderliğini üstlenecek cesarete ve inanca sahip olmalıyız. Bu Roosevelt'ten, Truman'dan ve Kennedy'den
bize kalan mirastır. Amerikalıların isteği budur. Değişim budur.

Değişim, sadece zenginliği ödüllendirmekle kalmayan, aynı zamanda onu yaratan işi ve işçiyi de ödüllendiren bir ekonomi inşa etmektir. Çalışan ailelerin karşılaştığı güçlükleri çözmenin, büyük şirketler ve zengin CEO'lara vergi affı sağlamak için milyarlarca dolar akıtmaktan değil, orta sınıfa vergi affı sağlamaktan, ve dağılan altyapımıza yatırım yapmaktan, ve enerjiyi kullanma şeklimizi dönüştürmekten, ve okullarımızı iyileştirmekten, ve bilime ve yeni fikirlere adanmışlığımızı canlandırmaktan geçtiğini anlamaktır. Tıpkı Bill Clinton'un dönemindeki gibi, malî sorumluluğun ve refahı paylaşmanın bir arada olabileceğini anlamaktır.

John McCain geçen haftalarda Irak'a yaptığı gezilerle ilgili konuşmakla hayli zaman geçirdi, ama eğer Michigan'da, Ohio'da, burada Minnesota'da mevcut ekonomiden darbe yemiş şehirleri gezmek için biraz vakit harcasaydı, belki insanların ihtiyaç duyduğu değişimi anlayabilirdi.

Eğer Iowa'ya gidip, tüm gün derse girdikten sonra gece vardiyasında çalışan ama yine de hasta kız kardeşinin sağlık ödemelerini karşılayamayan öğrenciyle tanışsaydı, bu kızın sadece sağlıklı ve zengin olanlarla ilgilenen sağlık politikasının dört yıl daha devam etmesine dayanamayacağını anlardı. O kız, isteyen her Amerikalı'ya sağlık sigortası sağlayan ve ihtiyacı olan her aileye hizmet getiren bir sağlık hizmetleri planı benimsememizi bekliyor. İhtiyaç duyduğumuz değişim, budur.

Eğer Pennsylvania'ya gidip, işini kaybeden ama yeni iş aramak için arabasına benzin koyamayan adamla tanışsaydı, diktatörlerden satın aldığımız petrole bağımlılığımızın dört yıl daha süremeyeceğini anlardı. O adam, otomobil imal edenlerin benzin standartlarını yükselteceği, şirketlerin yarattıkları kirliliğin bedelini ödeyecekleri, petrol şirketlerinin kârlarını temiz enerji yatırımlarına yönlendirmesini sağlayacak, milyonlarca iyi maaşlı ve taşeronlara verilemeyecek iş yaratacak bir enerji politikası geliştirmemizi bekliyor. İhtiyaç duyduğumuz değişim, budur.

Eğer South Carolina'daki, St.Paul'deki veya dün gece konuşmasını yaptığı New Orleans'taki okullarda biraz vakit geçirseydi, No Child Left Behind yasası için para ayırmanın sonuçlarını taşıyamayacağımızı; çocuklarımıza karşı, onların eğitimi için yatırım yapma, yeni bir eğitim ordusu kurup onlara daha iyi maaş ve destek verme, ve üniversite eğitiminin sadece eğitimli azınlığa ait bir ayrıcalık değil, her Amerikalı'nın doğal hakkı olduğuna karar vermekle yükümlü olduğumuzu anlardı. Amerika'da ihtiyaç duyduğumuz değişim, budur. Ben bunun için başkan adayıyım.

Diğer taraf Eylül'de buraya gelecek ve bambaşka politikalardan ve duruşlardan oluşan vaatlerde bulunacak, ve ben sabırsızlıkla bu tartışmayı bekliyorum. Bu, Amerikalıların hak ettiği bir tartışma. Ama hak etmediğiniz bir şey var: korku, imalar ve bölünmüşlük hakimiyetindeki bir seçim daha. Dini bir takoz, vatanseverliği bir sopa olarak kullanan, karşımızdakileri, yarışacağımız rakipler olarak değil, şeytan ilan edeceğimiz düşmanlar olarak gören türden bir politikayla bu kampanyada ve bu partide karşılaşmayacaksınız. Çünkü kendimizi Demokratlar ve Cumhuriyetçiler olarak adlandırsak da, öncelikle hepimiz Amerikalıyız. Her zaman öncelikle Amerikalıyız.

Arizona'lı saygıdeğer Senatör'ün dün gece söylediklerinin aksine, yirmi yıllık sosyal yaşantımda farklı görüşlerden pek çok insanın aynı amaçlar için bir araya geldiğini gördüm, ve pek çoğunu da kendim bir araya getirdim. Chicago, South Side'da toplum önderleriyle omuz omuza yürüdüm. Ceza ve yurttaşlık hakları avukatlarıyla aynı masada oturup, 13 masumu idama gönderen bir ceza hukuku sistemini reforme etmek için uğraştım. Daha çok çocuğa sağlık sigortası, daha çok çalışan aileye vergi affı sağlamak, nükleer silahların yayılımını engellemek ve Amerikan halkının, ödedikleri vergilerin nereye gittiğini bilmesini garanti altına almak ve Washington'daki gündemi sıklıkla yönlendiren lobilerin etkisini azaltmak için diğer partiden dostlarla birlikte çalıştım.

Bu ülkede, anladım ki, bu işbirliği, her şeyde görüş birliğine vardığımız için değil, bizi niteleyen tüm etiketlerin, bölünmüşlüklerin ve kategorilerin ardında; küçük tartışmaların ve güç mücadelelerinin ötesinde, Amerikalılar ortak zorluklarda ve ortak umutlarda buluşan nazik, cömert ve tutkulu insanlar oldukları için gerçekleşiyor. Ve bu temel iyiliğe ihtiyaç duyduğumuz, ülkeyi yeniden güzelleştirecek anlarla sık sık karşılaşılıyor.

Bu söylediklerim, Philadelphia'daki bir salonda bir araya gelip daha iyi bir birliğin kuruluşunu ilan eden vatanseverler için geçerlidir; Gettysburg ve Antietam'da o birliği korumak için ellerinde kalan son şeyi de feda edenler için geçerlidir.

Korkunun ta kendisini fetheden, bütün bir kıtayı zulümden kurtaran ve bu ülkeyi fırsatın ve gelişmenin yuvası haline getiren gelmiş geçmiş en büyük nesil için de söylediklerim aynen geçerlidir.

Grevlerde gözcülük eden işçiler; cam tavanları parçalayan kadınlar; özgürlük uğruna Selma'daki köprüyü aşan çocuklar için söylediklerim geçerlidir.

En büyük zorlukları yenen, çocuklarına daha iyi, güzel, ve adil bir dünya bırakmak için en umulmaz ihtimalleri gerçekleştiren her nesil için bu söylediklerim geçerli olmuştur.

Bizim için de geçerli olmalıdır.

Amerika, şimdi bizim zamanımız. Geçmişteki politikalara sünger çekmemizin zamanı geldi. Karşılaştığımız güçlüklere yepyeni enerji ve yepyeni fikirlerle yaklaşmamızın zamanı geldi. Sevdiğimiz ülkeye yeni bir yol önermemizin zamanı geldi.

Yolculuk zor olacak. Yol uzun. Bu zorluğu, derin bir alçakgönüllülükle ve sınırlarımın bilincinde olarak, ama aynı zamanda Amerikan halkının yapabileceklerine olan sınırsız inancımla karşılıyorum. Çünkü eğer gerçekten bu uğurda çalışmayı, ve mücadele etmeyi, ve buna inanmayı istiyorsak, kesinlikle eminim ki bundan sonraki nesiller olarak, geriye dönüp, çocuklarımıza bunun hastalara tedavi, işsizlere iş sağlamaya başladığımız an olduğunu; okyanusların yükselişinin yavaşladığı ve gezegenin iyileşmeye başladığı an olduğunu; bir savaşın bittiği ve ulusumuzun güvenliğini sağladığımız, dünyanın son ve en iyi umudu olduğumuz yönündeki imajımızı tekrar kazandığımız an olduğunu söyleyebiliriz. Bunun, hep birlikte bir araya gelip, bu büyük ulusu, en iyi yönlerimizi ve en yüksek ideallerimizi yansıtacak şekilde yeniden inşa ettiğimiz an olduğunu söyleyebiliriz. Teşekkür ederim, Tanrı sizi korusun, ve Tanrı Amerika Birleşik Devletleri'ni korusun."

[Konuşmanın orijinal İngilizce metni için tık.]

Taşındık: Ekran Memuru